Tiyatro sanatçısı yazarımız , bu yazıda Tiyatro dünyasına hem kavramsal , hem de ”katarsis” bağlamında bir giriş yapıyor.
Tiyatro 101: Katharsis ile Perdenin Ardı
Değerli Ankara okuyucusu ve seyircisi,
Hoş geldiniz! Bu köşede size elimden geldiğince tiyatro perdesini aralıyor
olacağım.
Bir tiyatro oyunu izlemeye gittiğinizde sahneye adım attığınız o anı gözünüzde
canlandırmanızı rica edeceğim. Hayalinizde beliren ilk görsel, ihtişamlı bir Devlet
Tiyatrosu sahnesi olabilir, ya da bir özel tiyatronun kendine has performans alanı.
Belki koltukları pek de rahat olmayan bir salon, belki de elliden fazla koltuğu olmayan
bir oda tiyatrosudur. Aslında bu pek fark etmez, çünkü deneyimlerimiz bizi dünyanın
farklı uçlarındaki sahnelere götürüyor da olsa, birazdan şahit olacaklarımız ortak:
Tarih boyunca süregelmiş bir ortaklık.
Karşınızda tüm ihtişamıyla duran sahnenin önünde, koltuğunuza oturduğunuz
anda bambaşka bir yerdesinizdir: Dışarıdaki hayat sanki bir süreliğine susmak için
anlaşır. Belki seyircideki ışıklar kararır ve sahne aydınlanır, belki bir uvertür çalar
(tabii bunlar her seferinde olmaz, kim bilir, belki de başka bir sayının konusu bu) ve
birileri sahnede belirir.
Oyun boyunca sahne üzerinde yaşanan hayatlarla göz göze gelecek, bir ömür
paylaşacak, tanımadığınız ve belki de bir daha tadamayacağınız duygulara onlar
sayesinde ortak olacaksınız. Birinin can alıcı nidasında, merak uyandıran tiradının
ortasında, ya da belki sahne üzerinde yaşananları kendi hayatınızla özdeşleştirdiğiniz
bir anda oyunun gerçekliğinin sizi daha derine çektiğini hissettiğiniz bir an canlandı
mı hatıranızda? Söz konusu anlarda; oyunun üzerinizde bıraktığı etkiyle duygularınız
deneyimin önüne geçer, hatta “tüyler ürpertici” diye adlandırılan bir dışavurumla
karşılaşabilirsiniz. Güçlü bir metnin iyi bir icrasında, özellikle de benim kadar
duygusal biriyseniz, bu anlarda gözlerinizin dolduğunu hissetmeniz kaçınılmazdır.
Eğer bir tiyatro oyununda sözünü ettiğim gibi bir an yaşadığınızı anımsıyorsanız, tam
bu noktada, dergimizin de adını aldığı terimle karşı karşıya kalıyoruz: katharsis.
Antik Yunan filozofu Aristoteles’in Poetika adlı eserinde ortaya çıkan bu terim;
kelime olarak arınma, temizlenme anlamına geliyor. Günümüzde sanat, edebiyat,
psikoloji gibi birçok disiplinde kendine yer bulan bu kavram, Poetika’da “tragedya
türünün işlevi” olarak karşımıza çıkıyor. Aristoteles, katharsis kavramı aracılığıyla
tragedyaya bir görev yüklüyor: “Tragedyanın ödevi, uyandırdığı acıma ve korku
duygularıyla ruhu tutkulardan temizlemektir”*. Tiyatro tarihinde çağlar boyu meydana
gelen değişimlere rağmen, çeşitli açılardan tragedyanın mirasçısı olarak
adlandırılabilecek günümüz tiyatrosu bu görevi de üstlenmeye devam ediyor.
Peki ya tiyatronun işlevini katharsis’e indirgemek doğru mu? Tabii ki hayır. En
sık kullanılan “sıfatları” üzerinden gidecek olduğumuzda; tiyatro kimi zaman
hayatımıza bir ayna tutmasıyla, kimi zaman ortaya attığı sorularla, kimi zaman ise bir
başkaldırı olarak karşımıza çıkıyor. Tiyatronun bana en çok dokunan yanıysa,
insanlık deneyiminin kolektif hafızası olarak bin yıllardır varoluşumuza ışık tutması.
Söylemek istediğimi, tiyatro tarihinin en can alıcı, “kutsal” metinlerinden biri
aracılığıyla örneklememe izin verin.
Aristoteles’ten de bahsettiğimiz üzere, kendisinin de Poetika’sında değindiği
Sophokles’in Kral Oedipus’una uğrayalım. Kimilerimizin aşina olduğu bu anlatı,
insanın kaderle kavgasının yapıtaşı. Bu metne hala derslerde en önde yer veriyor,
anlatıyı dilden dile ve satırlarımızla taşıyor olmamızın sebebi bizi biz yapan
çatışmalara en az bugün olduğu kadar çiğ ve yakıcı şekilde yer veriyor olması. Antik
Yunan’dan itibaren, binyıllardır hafızalarımızda yer eden bu metinler, hala aynı
hikayelere dokunduğumuz için, hala “biz” oldukları için önemliler. Anlatım biçimleri,
mekanları, sözün yöneldiği kişiler değişiyor olsa da aynı hikayeleri anlatmaya devam
ediyoruz. Çünkü bunlar insanlığın ortak hikayeleri. Şimdiye dek nasıl ki bizimle
yürüdülerse, bu hikâyeler, insanlık yeryüzünde soluk aldıkça varlığımıza ve tarihimize
eşlik etmeyi sürdürecekler.
Günümüzde; postmodernist ve posthümanist yaklaşımlar yeni tiyatro
gerçeğimizi oluşturuyor, Broadway’de müzikaller kimine göre altın çağını yaşıyor,
Beyoğlu’nun ara sokakları performans alanlarına dönüşüyor, bu yazar da Dil Tarih’in
koridorlarında kendince tiyatro tarihinin bir parçası olmaya çalışıyorsa, anlatma ve
duygu taşıma gücümüzü, yüzyıllardır paylaştığımız o ortak hikâyelere borçluyuz.
Anlatacak hikâyelerimiz ve ortak olacağımız duygular olduğu sürece tiyatro, var
olmaya devam edecek.
Tiyatronun, paylaşımın, anlatının bu yolculuğuna bir yerinden dahil olmak
istedim. Bu köşe, sahnenin ufacık bir yansıması. Dilerim, zamanla kendimce yaptığım
metin analizleriyle, belki oyun eleştirileriyle, yazarlara atıflarla, karakterlerin kalp
atışlarıyla dolu olacak. Şimdilik bu kadar… sahnede ışıklar yanıyor, perde aralandı!
*Aristoteles, Poetika, Çev. Tunalı, İsmail , Remzi Kitabevi, İstanbul 1976.
