SİNEMA KÖŞESİNDE BU AY

Yazarımızın Eylül-Ekim sayısı için kaleme aldığı filmler : Cold War , Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri , Duvara Karşı.

HEMME’NIN ÖLDÜĞÜ GÜNLERDEN BİRİ 

Murat Fıratoğlu’nun ilk uzun metraj yönetmenlik tecrübesi , 2024 Eylül ayında çıkan Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri , son aylarda epey bir revaçta. Yönetmen Murat Fıratoğlu ,  aslında hukuk eğitimi almış ve mesleğini avukat olarak sürdüren biri. Sinema onun için yalnızca bir yan uğraş değil , derin bir ifade alanı olmuş desek yeridir, ki  bunu sadece filmi izleyerek anlamış olmamız da yeterince manidar. İlk uzun metrajı , Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri , da bu bağlamda oldukça dikkat çekici , çünkü Fıratoğlu sadece senaryoyu kaleme almakla kalmamış , yönetmen koltuğunda da oturuyor , aynı zamanda ana karakter Eyüp’ü de kendisi oynuyor. Bu çok katmanlı emeğin tek bir filmde toplanmış olması , sinemada nadiren karşılaşılan bir özveri örneği.

Film, Eyüp’ün hikayesine odaklanıyor. Yaşadığı şehir olan İzmir’de iş bulamayan Eyüp , ailesinin yanına Siverek’e döner ve domates kurutma işinde , tarlada ,  çalışmaya başlar , ancak emeğinin karşılığını bir türlü alamaz. İşvereni Hemme ,  Eyüp’ü ödeme konusunda sürekli oyalar,yaşadıkları tartışmalara daha fazla dayanamayan Eyüp’ün aklına Hemme’yi öldürme düşüncesi saplanır. Gün boyunca Eyüp’ün öfkesini , çaresizliğini ve absürt kararlarının içinde yol alışını izleriz. Arka planda ise Anadolu’nun sosyo-ekonomik gerçekliği , insanın onuru ve şiddete varan çaresizlik halleri işlenir. 

Ayrıca sinematografik açıdan da film çok güçlü. Yavaş bir ritimde akıyor ; uzun planlar , bekleyen yüzler , gün batımları , taşra manzaraları…Bu faktörlere rağmen film , bir çırpıda izleniyor,adeta yavaşlığında akıyor. Seyirciyi yormayan,aksine içine çeken bir akış bu , bence oldukça da kıymetli bir işaret : sabırlı bir eserin , içsel yoğunluğu doğru aktardığında asla sıkıcı olmadığını kanıtlar nitelikte  muazzam bir örnek. Görsellikte yer yer Iran sinemasını hatırlatan yalınlıklar göze çarpıyor , taşra insanının gündelik hayatındaki sıradanlık , sahici manzaralarıyla büyüyor. 

Tematik olarak filmde güçlü felsefi esintiler de hissediliyor. Ana karakter Eyüp , zaman zaman Albert Camus’nün Yabancı’sını hatırlatıyor. Hayat karşısındaki kayıtsızlığı , adeta bir yabancı olması ve absürt kararlarının soğukkanlılığı seyirciye bu bağı kurdurtuyor. Hatta yan karakterlerden biri , karpuz taşıyan amca  , Sisifos’u da çağrıştırıyor. Taşıyamadığı ağırlıktaki karpuzu taşımaya çalışması,bitmeyen ve saçma bir döngünün içindeymiş gibi görünmesi , absürdizmin filmdeki en somut imgelerinden biriydi. Bu sayede Fıratoğlu,sadece toplumsal değil ,  varoluşsal bir hikaye kurmuş oluyor. 

Sonuç olarak Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri , yerelden doğup evrensel dile ulaşan başarılı bir yapım. Eyüp’ün hikayesi , Anadolu’ya özgü gibi görünse de aslında dünyanın her yerinde yaşanan adaletsizliklere , çaresizliklere dokunuyor. Bu yüzden filmin Venedik ve Cannes gibi uluslararası festivallerde gördüğü ilgi ve aldığı ödüller şaşırtıcı değil. Türkiye’nin Yabancı Dilde Oscar Adayı olarak seçilmesi de bunun kanıtı : açlığın dini olmaz,yoksulluğun vatanı… Fıratoğlu’nun filmi tam da bu evrensel hakikati sahici ve güçlü bir sinema diliyle hatırlatıyor.

DUVARA KARŞI (GEGEN DIE WAND

Fatih Akın tarafından 2004 yılında çekilen Duvara Karşı , kendini tüketme noktasındaki Cahit (Birol Ünel) ile ailesinin baskısından kaçmak isteyen Sibel’in (Sibel Kekilli) evlilik ‘’anlaşması’’yla başlayan , sonra ikisini de ateşe atan bir aşkın hikayesi. Hamburg’un soğuk paletinden Istanbul’un sıcak ritmine uzanan bu yolculukta kader , tesadüf  ve seçimler sürekli yer değiştirir. Fatih Akın , Hamburg’da büyümüş Türk bir sinemacı olarak Türkiye ile Almanya arasındaki görünmez köprüleri tutku,öfke ve şefkatle kuran bir anlatıcı. Filmleri ; kimliğin , aidiyetin ve arzunun sınırlarını yoklamakta. Duvara Karşı da bu çizginin hem en çarpıcı , hem de en ödüllü (Berlinale,Altın Ayı) duraklarından biri…

Ben çarpıcı aşk hikayelerine bayılırım. Duvara Karşı tam da bu kategoride , üstelik ‘’çarpıcı’’ kelimesini hak edecek kadar dürüst ve çıplak. İlk andan itibaren hissettiriyor bunu film ;  müzikleriyle , sahneleriyle , anlatımının keskinliğiyle beraber kalp atışına karışan bir enerji var ekrandan yansıyan ve o hisler kolay kolay sönmüyor. Bence sinemayı sinema yapan şey tam da bu kalıcılık hali.

Akın’ın sinemasını özel kılan , Türkiye ve Almanya’yı ‘’temsil’’ niyetine sadece birer dekor olarak kullanmaması , onun yerine iki coğrafyayı karakterlerin ruh haline tercüme ederek aktarması. Hamburg’un sertliği Cahit’in içindeki metal yorgunluğunu yansıtırken , Istanbul’un gürültülü ve sıcak dokusu Sibel’in hayata karışma ve tutunma arzusunu çoğaltıyor. Dillerin birbirine karışması , arabesk ile punk’ın aynı kadrajda buluşması , meyhane masasıyla kulüp sahnesinin peş peşe gelmesi…Hepsi, ‘’göçmenliği’’ temsilden çok deneyim olarak geçiyor alıcısına. Bu sebeple film , göçmenlik anlatısının klişelerine sığınmıyor , aksine özgün ve bireysel olanın içinden evrensele ulaşıyor.  

Sinematografi ve ritim , filmin duygusal tonunu taşıyan iki güçlü damar. Kameranın hafif yalpalayan gerçekliği , sert ışık geçişleri ve kesmelerdeki cesaret , karakterlerin iç türbülansını bedenimize sızdırıyor. Açılışta Cahit’in arabayı duvara sürüp parçalayışı , başlı başına bir imge : hem kelimenin tam anlamıyla ‘’duvara karşı’’ hem de yaşamın duvarına kafa atma cesareti ve umutsuzluğu. Bu sahne , filmin estetik ve  etik hattını belirliyor , sonrasında gördüğümüz her yakın plan yaraya daha da yaklaşmak gibi. Yavaş aktığı anlarda bile film bir çırpıda bitiyor , çünkü ritim , anlatının dürüstlüğünden ve müziğin nabzından besleniyor. Bu , kolay kurulamayan bir denge tabii. Sabırlı ama ağır değil , yoğun ama boğucu da değil.

Müzik de burada yalnızca eşlikçi değil , anlatıcı rolünde. Türk sanat müziğiyle açılan film , o konser sahnesini bir çeşit koro gibi kullanıyor . İki kıyı arasında salınan hikayeye hem mesafe hem yankı katıyor. Kapanışa doğru o konserin de ‘’bitmesi’’ aslında bir faslın tamamlanmasına benziyor , acı da aşk da sustuğunda geriye sadece yankı kalıyor. Bütün bu etkenler , filmin duygusal mimarisini sessizce kapatan çok zarif hamleler.

Karakter inşası ise Akın’ın filmdeki en kuvvetli alanı. Cahit , kendini imha ederek var olan , sert kabuğunun altında varoluşunun yorgunluğunu taşıyan bir adam. Sibel , özgürlüğü bazen ölümle flört ederek arayan , kaybetmeyi göze alacak kadar da yaşamak isteyen bir kadın. ‘’Anlaşma’’ olarak başlayan birliktelikleri , ikisini de değiştiren , yok eden , yeniden inşa edip kuran bir aşka dönüşüyor. Yol ayrımlarında ise biri kalmayı , diğeri gitmeyi seçtiğinde aşkın büyüklüğü eksilmiyor , sadece başka bir şekle bürünüyor. Film , bu aşkı romantize etmeden , ama ona haksızlık da etmeden anlatmayı başarıyor.  

Detaylar ise ince ince işlenmiş. Cahit’in duvara çarpışı bir ‘’manifesto’’ , Sibel’in Istanbul’da kendine yeni bir hayat kurmaya çalıştığı sahneler ise aidiyetsizliğini ve yalnızlığını kanıt gösteriyor bizlere. Açılıştaki saz heyetinin dingin yüzleri ve neşeli melodileri ile kapanıştaki müziğin susuşu ve melankolikleşmesi arasında , iki insanın birbirini bulup kaybedişinin , sonra da buldukları şeyin aslında kendileri olduğunun hikayesi var.

Duvara Karşı , hisleri zamanla silinmeyen filmlerden benim için. Aşkın hem yaralayıcı hem de iyileştirici oluşunu , göçmen kimliğinin ise hem imkan hem de bir yük oluşunu sarsıcı bir dilde bir araya getiriyor. Akın’ın Türkiye ve Almanya’yı harmanlayışıyla , kendine özgü karakterleriyle ve bu kimliksizliği ‘’gerçekten yaşayanların’’ gözünden kurduğu dünyasıyla , bence çağdaş sinemanın en özel dram filmlerinden biri. İzledikten yıllar sonra bile aktarımından bize kalmış olan içimizde taşıdığımız o sızı ise tam da sinemanın kalması gereken yerde. 

COLD WAR : AŞKIN HARİTASI KAYBOLDUĞUNDA…

Pawel Pawlikowski’nin Cold War (Zimna Wojna) filmi, Polonyalı iki müzisyenin köylere ve kasabalara uğrayarak kendi halk korolarını oluşturma çabalarıyla başlar. Orkestra şefi Wiktor , koro şarkıcılarından Zula ile ilişki yaşamaya başlar fakat etraflarındaki politik durumlar yüzünden başta ikili birbirinden ayrılmak zorunda kalır. Soğuk Savaş döneminde , farklı ideolojiler ve tarihsel koşullar altında aşkın ve tutkuların nasıl sınandığı anlatılır filmde ; kısa ve yoğun sahnelerle , az diyaloglar fakat yoğun ifade ve bakışlarla tutkulu bir ilişkinin imkansızlığı ve zamansızlığı işlenir.  Geçen onca yıllara rağmen ikili birbirine dönmenin bir yolunu yaratır. 

Cold War’da aşk bile özgür değildir. Aşk,ideolojik sınırların çizdiği bir hapishaneye dönüşür. Wiktor’un ilk önce Paris’e kaçması,Zula’nın onu yalnızca yıldan yıla görebilmesi,ikilinin kaçışları sürekli olarak yeni tutsaklık biçimlerine yol açar.  Cold War, sadece bir aşk hikayesi anlatmaz : aşkın, zamanın ve ideolojinin birbirine nasıl düğümlendiğini gösterir..Wiktor ile Zula arasında doğan ilişki, kısa sürede kişisel bir hikayeden çıkar ve tarihsel bir trajediye dönüşür.

Soğuk Savaş’ın bölünmüş Avrupa’sında geçen film, bir aşkın sadece iki kişi arasında kalamayacağını; coğrafya, politika, ideoloji ve hatta zamanla nasıl örselendiğini, nasıl yeniden şekillendiğini anlatır. Film boyunca yoğun bir duygusal gerilim vardır, ancak bu gerilim kelimelerden çok bakışlarla, mimiklerle ve sessizliklerle verilir. Diyalog azdır; ama her plan, karakterlerin iç dünyasını büyük bir dikkatle yansıtır. 

Cold War’da aşk , politik rejimle çarpışır. Birbirini seven iki insan , farklı zamanlarda karşılıklı olarak kaçmayı veya kalmayı seçer. Politik duruşu yüzünden Polonya’dan Paris’e kaçan , Zula’yı izlemek için geri memleketine döndüğünde ise sürgün edilen Wiktor , filmin sonuna doğru Zula’yı tekrar görmek için , ki aşkın bu boyutu izlerken beni çok etkilemiştir , esir düşmek pahasına Polonya’ya geri döner. Karakterlerin seçimlerindeki tutarsızlık da aslında özgürlüğün imkansızlığını gösterir.

Aşk , çoğu zaman özgürlüğün karşısında bir siperdir. Ancak bu siper insanı tam olarak korumaz ; zamanla kendi içinde boğar. Tıpkı Cold War’un son sahnesinde Zula’nın söylediği gibi….

Wiktor ve Zula,yıllar sonra en sonunda birlikte kırsal bir alana kaçabilmişlerdir. Yıkık dökük bir kilisede birbirlerine evlilik yemini ederler. Kiliseden çıktıktan sonra boş , geniş bir arazideki banka otururlar. Zula , Wiktor’un elini tutar ve ayağa kalkar. ”Hadi öteki tarafa gidelim. Daha iyi olan tarafa. Manzara orada daha güzel.” der , lakin onlar kadrajdan çıkmışlardır ve o daha güzel tarafı hiçbir zaman izleyici göremez , Pawlikowski de filmi orada bitirir. Ama biz o tarafı asla göremeyiz. Kamera kadrajı geniş araziye döner ama karakterler artık görünmezdir.
O daha güzel taraf, belki hiç yoktur. Belki de sadece bir inançtır. Belki de aşkın ve özgürlüğün buluşamayacağı o yerde, tek çıkış gerçekten hiçliktir.

Cold War’un yalnızca görüntüleriyle değil, sesleriyle de izleyiciyi sarıp sarmalayan bir yönü var. Filmdeki müzik kullanımı, karakterlerin duygusal gelişimini, aralarındaki gelgitli bağı ve zamanın ruhunu yansıtan bir araç olarak öne çıkıyor. Özellikle halk ezgilerinin sinematik anlatıya yedirilme biçimi, Pawlikowski’nin anlatımını hem daha samimi hem de evrensel kılıyor.

Ama tüm bunların ötesinde, filmde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir melodi var:
Dwa Serduszka” (İki Küçük Kalp)”   Bu şarkı sadece folklorik bir ezgi olmaktan çıkıp  müzikal temsili haline geliyor ikilinin aşkının.
İlk kez bir koro şarkısı olarak duyduğumuz bu ezgi, zamanla Zula’nın sesiyle daha kişisel, daha kırılgan, daha mahrem bir hal alıyor. Her tekrarlandığında şarkı farklı bir anlam kazanıyor : umut  , kırgınlık , coşku , hüzün ve yorgunluk… Tıpkı aşkları gibi : aynı şarkı , ama hep başka bir tınıda. İki küçük kalp , dört göz…