Ergenliğimin başlarında sessiz sinemanın büyülü dünyası çok hoşuma giderdi. Buster
Keaton’ın bütün bir hikayeyi beden hareketleri üzerinden anlatabilme yetisi, kamera hileleri
ve makyaj sanatı, teknolojinin kısıtlamalarına karşı verilen savaş ve emeğin devasa
boyutu… Luis Bunuel ile tanışmam da işte bu döneme denk gelir. Sürrealizm gençliğin
dinamizmine çok uygun bir akım olduğundan gerek kendisine özel bir yakınlık duyardım.


Şahsi fikrim hala sürrealistlerin en başarılı isminin Bunuel olduğu yönünde, ancak şimdi
Bunuel’i farklı bir perspektiften takdir ediyorum. Bu sebeple Katarsis için ilk yazımı Luis
Bunuel’e adamak bana çok doğal geliyor.
Luis Bunuel’in Belle de Jour (1967) filmi kuşkusuz sürrealist sinemanın en büyük
eserlerinden biridir. Bunuel’in dehası yalnızca kuvvetli görsel hikayede değil filmin bilinçaltını ustalıkla ele alışı ve Bunuel’in aynı sürrealizmle yaptığı gibi psikanalize de kendi senteziyle yaklaşmasındadır.

Bu yazıda Belle de Jour’un Marquis de Sade, Leopold von Sacher-
Masoch ve Simone de Beauvoir üçlüsüyle ilişkisini inceleyeceğim. Sade ve Masoch iki ucu
temsil eder gibi gözükür, yani tahakküm ve teslimiyet. Beauvoir ise bu iki uçta ortak olan
şeyin, yani öznenin, kendini “mutlak bir konuma” yerleştirme arzusunu sorgular. Belle de
Jour’un arzu dinamiklerini yalnızca bireysel eğilimler olarak okumak, toplumsal cinsiyetin
tarihsel ve kültürel olarak kurulmuş mitleriyle ilişkisini gözden kaçırmak olur.
Filmin merkezindeki Severine Serizy, hem toplumsal normların içinde hem de kendi arzu
mekanizmalarının içinde kaybolmuş bir kadındır. Bir gün radikal bir karar verip bilinçaltının
ona sunduğu rüyalarıyla yüzleşmeye karar verir; sabahları genç doktor Pierre’i işe uğurlayan
saygın bir burjuva eşi iken öğlenleri “Belle de Jour” (gündüz güzeli) takma adıyla saygın
sayılabilecek bir genelevde çalışmaya başlar. Bu isim, “Belle de Nuit” yani hayat kadınlarına
verilen gece güzeli takma adına bir göndermedir. Severine’in bu ikili hayata giriş sebebi para
kazanmak değil, parçalanmış benliğini birleştirme isteğidir.
Belle de Jour basit bir çifte yaşam anlatısı değil, sırtını Beauvoir’ın feminist anlatısına
dayayan, modern kadının toplumla ve kendi ile ilişkisini inceleyen bir ustalık eseridir. İlk
bakışta mazoşistik bir fanteziyi izliyor gibi görünse de alt metninde Beauvoir’ın eleştirdiği
ataerkil özne kurgularını ve kadınlığın mitlerini inceler. Bu okumayı başarılı kılan en önemli
unsur ise Bunuel’in sürrealizmi kullanma biçimidir. Burada sürrealizm yalnızca bir estetik
tercih değil, öznenin bütünlüğünü bozan ve arzu ile gerçeğin sınırını bulanıklaştırmaya
yarayan temel bir araçtır. Bu nedenle film, sadist egemenlikten çok mazoşist teslimiyet
kodlarını taşısa da en sonunda Beauvoir’ın öngördüğü gibi aktif/pasif, özne/nesne
ayrımlarının çöktüğü bir belirsizlik alanına ulaşır.


Beauvoir’da Öznelik, Arzu ve Belirsizlik
İkinci Cinsiyet’in öne çıkan anlatısı ataerkil yapının ekonomik ve hukuki eşitsizlikleri olarak
görülse de Beauvoir’ın göz ardı edilen diğer bir tespiti özne tasavvurunun bizzat kendisinin
erkek lehine kurulmasıdır. Başka bir deyişle erkek “özne”, kadın ise “öteki”dir, erkek etkinken

kadın edilgendir. Bu karşıtlığın temeli ise gerçeklikten ziyade erkek öznenin otoritesini
güvence altına almak için kurulmuştur.
Beauvoir’ın belirsizlik kavramı, bu dikotomiye bir yanıttır. İnsan varoluşu hem etken hem
edilgen, hem özgür hem bağımlı unsurlar içerir. Bu ikili yapının birlikte varoluşu insanın
temel durumu iken patriyarka bu iki durumu cinsiyetler arası iki rol olarak bölüştürür. Belle de
Jour tam da bu yapay bölüşümün nasıl içselleştirildiğini ve nasıl çözüldüğünü anlatır.
Severine’in arzuları kadın mitlerinin kadınları kurbanlaştırması ya da kutsallaştırmasının
ikileminden doğan çarpışmayı incelemenin bir yoludur. Her iki durumda da gerçek
özneleşme imkanı ortadan kalkar. Bunun sinematik bir örneği, Henri’nin Séverine’i
genelevde gördükten sonra ona duyduğu arzunun tamamen yok olmasıdır. Henri, Séverine’i
masumiyeti kirletme arzusu üzerinden seven bir figürdür; onu kendi fantezisinin “lekesiz
Madonna”sı olarak konumlandırır. Séverine’in kendi arzularına sahip bir özne olarak
görünmesiyle bu illüzyon çöker çünkü o sadece elde edilemez/kirletilemezken çekicidir.


Sade’cı Tahakküm, Sacher-Masoch’cu Teslimiyet
Simone de Beauvoir’ın “Sade’ı Yakmalı Mı?” eserinde bahsettiği üzere Marquis de Sade ne
Apollinaire’in övdüğü kadar önemli ne de dönemdaşlarının iddiaları kadar şeytanidir.
Beauvoir’a göre Sade her ne kadar özgür libertin rolünü yalnızca erkeğe değil kadınlara da
bahşederek subversif cinsiyet rolleriyle ilgileniyor gibi dursa da Sade’cı egemenlik rolünü
üstlenen kişi her zaman erkek modelini taklit eder. Sade’cı egemenlik, ataerkil öznenin uç
biçimidir.
Leopold von Sacher-Masoch’un kadınları Tanrıça-cezalandırıcı rolünde bulunurken erkek
özne teslimiyet durumundadır. Bu durum da Sadist anlatıyla benzer olarak subversif cinsiyet
rolü gibi görünse de “mutlak konum” yine varlığını korur. Kürklü Venüs’te sıkça geçen bir
Goethe alıntısı bu durumu çok güzel özetler: “Ya örs olacaksın ya çekiç.” Sacher-Masoch’un
arzu felsefesi de insan doğasını bu ikilem üzerinden görür. Beauvoir perspektifinden bu iki
felsefe de kusurludur ve Bunuel’in de bu konuda Beauvoir çizgisinde olduğu aşikardır.
Peki Bunuel, mazoşist fantezilere sahip Severine üzerinden nasıl Sacher-Masoch ve Sade’a
karşı argüman üretir? Sonuç olarak ismini Kürklü Venüs’ün mazoşist karakteri Severin von
Kusiempski’den alan Severine Serizy’nin Leopold von Sacher-Masoch’un arzu anlayışıyla
ilişkisi olması beklendik bir olgudur. Mazoşizm kontrolün elden bırakılması aracılığıyla
kontrolü ele almak ile ilgilenir, Severine’in arzuları da bu çerçeveye uymaktadır. Kırbaç,
çamur, tabut, uğultulu çıngırak sesleri ile karakterize edilen rüyaları ritüelleşmiş fantazilerdir
ve gerçekleşmek için bir sahneye ihtiyaç duyar. Teslimiyet bir kurgu, teslim olanın elinde
olan aktif bir seçimdir. Severine’in görünür edilgenliği aslında etkinliğin bir başka biçimidir, bu
açıdan sadomazoşizmin Deleuzeyen bir okumasına daha yakındır. Bunuel, Sacher-
Masoch’un aksine bu yapıyı romantikleştirmez. Belle de Jour, teslimiyetin hem psikolojik
hem toplumsal kökenlerini inceler ve öznenin toplumsal beklentiler içinde parçalanışını
gözler önüne serer.
Beauvoir’a göre kadınlar çoğu zaman arzularını kendileri yaratmaz, baskın kültürün
sunduğu rolleri içselleştirir: madonna, fahişe, masum eş, erişilmez kadın, kurban… Bunuel
de bu görüşü eserine yansıtmıştır. Severine’in de fantazileri bu repertuara dayanır, ya fahişe
ya da melek olmak zorundadır. Toplum kadına ya aşırı saflık ya da aşırı teslimiyet rolünü uygun görür, Severine de bu iki rol arasına sıkışır. Arzu hisseden yönlerini baskılayarak
saflık temsiline kendini adar ancak kocasıyla yakınlaşmakta zorluk çeker. Bilinçaltı,
baskıladığı yönlerini rüyalar aracılığıyla yüzeye çıkarır, duyguları bastırıldıkça keskinleşir.
Rüyaları artık dayanılmaz bir hal aldığında artık benliğinin hisseden bölümünü keşfetmesi
gerektiğine karar verir. Hayat ve ev kadını arasında ikili bir yaşam yürütmeye çalışır,
toplumun kadınlardan beklediği gibi fahişe ve masumiyet karakterlerini ayrı tutar. Severine
arzularını gerçekleştirdikçe tutukluğu erimeye başlar, gelişimini gözlemledikçe adeta içindeki
kötülüğü dışarı akıttığı varsayımıyla hareket eder. Ancak kendini parçalayışı sürdürülebilir
değildir ve iki hayatı yavaşça birbirine kanamaya başlar. Birden fazla kırılma anı sonrasında
bu ikili yaşam birbirine çöküş yaşar.
Film sonunda Severine’in eşi Pierre felç geçirir ve konuşamaz hale gelir. Bu andan itibaren
film, aktif/pasif normların sadece kadına değil erkeğe de ne kadar kırılgan bir biçimde
atandığını gösterir. Pierre bir anda “tamamen edilgen” olur. Severine ise suçluluk, arzu,
özgürlük arasında sıkışır. Ancak Pierre’in sağlık durumu, bir nevi aralarındaki rollerin
katılığını eritir. Son sahnelerde Herni’nin Severine’in gizli hayatını Pierre’e anlatmasıyla
birlikte Severine’in suçluluk duygusu da kaybolur. Bu yüzleşme, karı koca arasındaki ilişkiyi
toplumun beklentilerinden kurtarır, öznenin mutlaklığı yanılsamasını fiilen bitirir. Film, her iki
öznenin de dağıldığı ve fantezinin gerçeği işgal ettiği noktada, toplumsal rollerin çözüldüğü
noktada biter. Bu bitiş hem Sadist egemenliği hem de Mazoşist teslimiyeti imkansız kılar.
Yaşanan trajedilere rağmen Severine filmi mutlu bitirir, çünkü huzuru Beauvoir’ın
belirsizliğine ulaştığında bulur.