Ayça bu ay neleri kafasına taktı? Eylül-Ekim yazısında dopdolu bir İtalya seyahati yazısı sizinle!
💌 KEEPING UP WITH AYCASK
aycask bu ara neyi kafasına taktı?
- Doğum Günüm: Doğum günümde kendimi mutlu etmeyi denedim. Son beş yıldaki doğum günlerim genellikle biraz garipti : 2020’de eve kapanmanın etkilerini yaşıyorduk. 2021, sınav sonucumun açıklanmasıyla zaten berbat olmuştu. 2022’de taşınma telaşındaydık. 2023’te o zamanlar hayatımda olan erkek beni resmen mekanın ortasında ağlatmıştı. 2024… O zamanlardaki en yakın arkadaşım, ilgi budalası olduğu için resmen tüm akşamı mahvetmişti. Ve sonunda 2025… ‘Çok zor bi’ üç ay geçirdim abi yaa..’ modunda dolaştığım bi’kaç ayın ardından doğum günümü normal tarihinden 3 gün önce minimal bir ekiple kutlamaya karar verdim. Sayısız sigara, birkaç kadeh, eski pop şarkıları derken içimden ‘Gerçekten de burası benim şu an olmak istediğim yer.’ diye düşünmüştüm. Gerçek doğum günü hediyemse babamdan geldi. Hiç beklemediğim bir anda bana sürpriz yaparak bana ailece bir İtalya tatili hediye etti.
2. İtalya Tatili:
Sürpriz bir şekilde gelen tatil benim için oldukça güzel geçti. İtiraf etmek gerekirse hayatımın hiçbir evresinde Italian Summer propagandalarına düşmedim…ama açıkça söylüyorum ki düşmem gerekiyormuş. Genellikle Kuzey İtalya’yı gezdim ancak yine de her bir karışına bayıldım. Hatta öyle ki yüksek lisans planlarımı bile tekrar gözden geçirmeye başladım. İzmir-Venedik uçuşuyla başladık geziye. Venedik’e indikten sonra çok da zaman kaybetmeden ilk durak Verona’ya geçtik. Ancak ne kadar aceleci davransak da Casa di Giulietta’ya yetişemedik. Casa di Gulietta ismini Romeo ve Juliet’ten alıyor. Shakespeare’in ünlü eseri Romeo ve Juliet bildiğiniz gibi Verona’da geçiyor. Capulet ve Montague aileleri de başrolde. Günümüzde Juliet’in Evi olarak bilinen ev de Orta Çağ döneminde Cappelletti ailesine aitmiş. İnsanlar, Capulet ve Cappelletti arasında bir benzerlik kurup bu evin Juliet ve ailesine ait olduğuna inansalar da bunun gerçek bir kanıtı yok. Hatta Juliet’in ünlü balkonu bile 20. yüzyılda turistik ilgiyi arttırmak için eklenmiş. Yine turistik ilgi için ziyaretçilerin Juliet’e aşk mektupları yazıp bırakabileceği bir duvar hazırlanmış ve balkonun hemen altına da bir Juliet heykeli yerleştirilmiş. Ne yazık ki bunları yalnızca demir kapının arkasından görebildik.
Ertesi gün İtalya’nın ‘Kızıl Şehri’ Bologna’ya geçtik. Bologna, La Rossa lakabını hem politik geçmişinden hem de kızıl kiremitlerle kaplı çatılarından alıyor. Şehrin diğer iki lakabından biri de La Dotta yani ‘Bilge’. Şehir, dünyanın hâlâ faaliyette olan en eski üniversitesi ve aynı zamanda Dante, Boccaccio, Kopernik gibi isimlerin de eğitim gördüğü Bologna Üniversitesi’ne ev sahipliği yapıyor. Bologna, Orta Çağ’dan beri bilimin yayılmasına öncü olduğu için bu lakabı almış. Son olarak da La Grassa yani Şişman… Bologna, yemek kültürüyle de oldukça öne çıkan bir şehir. Bolognese sosun isminden de anlayabileceğimiz gibi çıkış yeri Bologna’dır. Bologna’nın en bilinen simgelerinden bir diğeri de Dante’nin İlahi Komedya’da bahsettiği Asinelli ve Garisenda Kuleleri’dir (Due Torri). Dante, eserinde Garisenda’dan bahsederken onu üstünden geçen bulutlarla birlikte eğilmiş gibi görünen bir deve benzetir. Bu eğilmenin sebebi zemin kaymalarıdır. Dante, bunu kendi gözleriyle görmüş ve eseriyle ölümsüzleştirmiştir.
Bologna’dan kısa sayılabilecek bir yolculukla Floransa’ya geçtik aynı gün. Filippo Brunelleschi’nin mühendislik dehasıyla inşa ettiği kubbesiyle şehrin sembolü olan Santa Maria del Fiore Katedrali; yeşil, pembe ve beyaz renklerin ağırlıklı olduğu bir dış cepheye sahip. Gotik mimarinin bence en etkileyici örneklerinden biriydi. Ara sokaklarda biraz yürüdükten sonra şehrin bir diğer açık hava müzesi Piazza della Signoria’ya varıyoruz. Orta Çağ’dan beri Floransa’nın sanat ve siyaset merkezi olmuş bu meydan. Meydanda ilk dikkat çeken yapı Palazzo Vecchio oluyor. Uzun bir süre Floransa’nın yönetim merkezi olarak kullanılan yapı, şimdi ise hem belediye binası hem de müze olarak az önce de söylediğim sanat ve siyaset merkezi olma görevini başarıyla taşıyor. Yapının hemen önünde duran Michelangelo’nun Davud heykelinin kopyası, Floransalıların özgürlük ve direniş ruhunu simgeliyormuş. (Orijinal eser, koruma amacıyla şehirdeki Accademia Galerisi’nde bulunuyor.) Palazzo Vecchio’nun hemen yanında birçok heykeli barındıran Loggia dei Lanzi’yi de görebilirsiniz. Eğer Rönesans ve Barok dönemin heykellerine meraklıysanız Benvenuto Cellini’nin bronzdan yapılmış Perseus ve Medusa’nın Başı eseri ya da Giambologna’nın Sabin Kadınlarının Kaçırılması heykelini burada görebilirsiniz.
Bir sonraki gün ise bizi tüm ihtişamıyla Roma ve Katolikliğin merkezi Vatikan bekliyordu. Sabah erken sayılabilecek bir saatte Vatikan’a girdikten sonra ilk durağımız tabii ki Aziz Petrus Bazilikası oldu. Jübile Yılı olması sebebiyle gerçekten çok kalabalıktı. Bir de ayin saatine denk gelince gerçekten büyük bir kalabalıkla karşı karşıya kaldık. Ayine tanıklık ettikten sonra Roma’yı gezmek üzere Vatikan’dan çıktık. Roma’ya geldiğimizde şehrin büyüklüğü ve kaotik enerjisi hemen hissediliyor. İtiraf etmeliyim ki Floransa’nın daha sakin, sanat dolu havasından sonra Roma biraz yorucu geldi , bunda sıcak havanın da kesinlikle etkisi vardı. İlk durağımız tabii ki Kolezyum oldu. Antik Roma’nın en ünlü yapısı olan Kolezyum ; bir zamanlar gladyatör dövüşlerine, hayvan gösterilerine ve imparatorların eğlencelerine sahne olmuş. Kolezyum’un hemen yanında Roma Forumu var. Eski Roma’nın tam anlamıyla kalbi diyebilirim burası için. Senato binaları, tapınaklar ve zafer taklarıyla dolu bu alan, bir zamanlar hem politik kararların hem de günlük hayatın merkeziymiş.
Taşların arasında yürürken “burada Caesar yürüdü, burada halk toplandı” düşüncesi ister istemez insanın içine işliyor. Biraz daha ilerlediğimizde şehrin en romantik noktalarından biri olan Aşk Çeşmesi yani Fontana di Trevi’ye geldik. Barok sanatının belki de en ihtişamlı eseri olan çeşmenin ortasında deniz tanrısı Okeanos’un heykeli bulunuyor. Biraz fazla kalabalık olduğu için klasik ‘bozuk para atma’ olayını yapamadık ama neyse bir daha gelmek için sebebimiz oldu diyelim. Geldiğimiz yolu izleyerek tekrar Pantheon yani ‘Tüm Tanrıların Tapınağı’nın’ önüne döndük. İlk olarak M.Ö. 27’de Marcus Agrippa tarafından yaptırılmış ama bugünkü halini İmparator Hadrian zamanında almış. Girişte hala Agrippa’nın adının yazılı olduğu yazıtı görebiliyoruz: M·AGRIPPA·L·F·COS·TERTIVM·FECIT (“Lucius oğlu Marcus Agrippa, üçüncü kez konsülken yaptırdı”). İçeri girdiğinde ise insanı en çok etkileyen şey kubbesi oluyor. 2000 yıl önce yapılmış, devasa bir beton kubbe ve hâlâ dünyadaki en büyük “desteksiz kubbe” unvanını koruyor. Tam ortasında da “oculus” denilen yuvarlak bir açıklık var. Güneş ışığı buradan içeri giriyor ve günün saatine göre Pantheon’un içinde farklı gölgeler oluşturuyor. Yağmur yağdığında da damlalar buradan içeri düşüyor, zemin özel olarak tasarlandığı için sular hemen süzülüp gidiyor. Her ne kadar buraya ‘Şeytanın Gözü’ denilip olumsuz bir anlam yüklenmiş gibi görünse de bence mimari açıdan inanılmaz bir eser.
Bugün Pantheon artık bir kilise olarak kullanılıyor (Santa Maria ad Martyres). İçinde ünlü ressam Raphael’in mezarı da var. Yani aslında sadece Roma’nın simgesi değil sanat tarihi için de inanılmaz bir yer.
Biraz daha ara sokaklarda ilerleyip kendimizi Piazza Navona’da bulduk. Meydanın ortasındaki görkemli çeşme Bernini’nin bir eseri. Fontana dei Quattro Fiumi yani Dört Nehir Çeşmesi; dört farklı kıtadaki nehirleri simgeliyor. Tuna, Nil, Ganj ve Rio de la Plata nehirlerini simgeleyen heykellerin arasından göğe doğru bir dikilitaş yükseliyor. Bernini burada “Dört kıta Roma’nın altında birleşiyor.” gibi bir mesaj vererek Roma’nın o dönemki gücünü gözler önüne sermek istemiş.
Roma’ya kadar gelip ünlü İspanyol Merdivenleri’ni çıkmamak da olmazdı. Günü bitirmek için bence iyi bir seçimdi. İspanyol Büyükelçiliği’nin hemen karşısında bulunan merdivenler insanlar için bir buluşma noktası gibi aslında. 135 basamağın hepsini çıkmasak da görece yüksek bir yere kadar çıkıp insanları izlemek bence oldukça zevkliydi.
Ertesi gün Torino’ya geçtik. Ferragosto’ya denk geldiğimiz için şehir oldukça boş ve sakindi. Bu açıdan bence çok şanslıydık. Ferragosto, 15 Ağustos Bayramı, İtalyanların M.Ö. 18’den beri kutladığı bir şeymiş aslında. İmparator Augustus’un M. Ö. 18’de düzenlediği bir festivali ifade eden Latince “Feriae Augusti” (Ağustos dinlenmesi) kelimesinden türemiş.Bayram, toprak ve bereket tanrısı Conso’ya adanan şenlik döneminin bir parçasıymış. Eski Ferragosto’nun tarihi 1 Ağustos’muş. Katolik Kilisesi , Ferragosto’yu Meryem Ana’nın göğe yükselişinin kutlandığı dini kutlamayla aynı zamana denk getirmek için tarihi 15’ine almış. Böylelikle bayram , hem pagan inanç hem de Katolikler için oldukça değerli hale gelmiş. Biraz da Torino’dan bahsetmek gerekirse şehir planı çok düzenli, geniş caddeler ve yürüyüş yolları var. Piazza Castello ve çevresi Torino’nun kalbi; etrafında kraliyet sarayları, kiliseler, kafeler… Özellikle Mole Antonelliana, Torino’nun simgesi… Devasa kule, uzaktan şehre damgasını vuruyor. İçinde sinema müzesi var ama aslında yapının kendisi bile başlı başına etkileyici. İçine girince ise sanki bir film setinin içine girmiş gibi oluyorsunuz.
Müze sinemanın doğuşundan günümüze kadar bütün evrelerini çok yaratıcı bir şekilde anlatıyor. Mesela ilk optik oyuncaklar, gölge oyunları, büyülü fenerler, 1800’lerin o minik hareketli görüntü aletleri… Sinemanın nasıl adım adım geliştiğini, Lumière kardeşlerden başlayarak görebilirsiniz. Eğer sinemaya ya da sinema tarihine ilgiliyseniz mutlaka gitmeniz gereken bir müze olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İtalya’nın sanayi kentlerinden biri olan Torino, sanayi deyince aklımıza gelen o gri havayı barok saraylar, müzeler ve sanat galerileriyle kırmayı başarmış. Ayrıca şehir İtalyan Alplerinin eteğinde olduğu için kayak turizmi açısından da tercih edilebilecek bir yer.
Ertesi gün Milano’ya geçtiğimizdeyse bizi tamamen başka bir hava karşıladı. Milano, İtalya’nın kalbi gibi. Moda, tasarım, finans… her şeyin merkezi. Roma’daki gibi ağır tarih yok, Floransa’daki gibi açık hava müzesi sokakları yok; burada bambaşka bir enerji var. Daha modern, daha hızlı, daha şehirli. Şehir merkezine biraz erken geldiğimiz için etrafta sabah sporu için koşan insanlara rastlama fırsatımız oldu. İtalyanların klasik kahvaltısı kahve+kruvasandan sonra şehri keşfe çıktık. Şehrin tam ortasında hem şehrin hem de İtalya’nın sembolü olan Duomo di Milano var. İnanılmaz detaylı, dev gibi, gotik bir masal kitabı sanki. Yapımına 1386’da başlanmış, ama tamamlanması yüzyıllar sürmüş. O yüzden üzerinde hem gotik hem de barok etkiler var. Avrupa’nın en büyük katedrallerinden biri. Özellikle en tepeye konmuş altın renkli Madonnina (Meryem Ana) heykeli var; Milano’nun simgesi haline gelmiş. Şehrin neresine giderseniz parıldayan o heykeli görebiliyorsunuz. Çatısına çıktığında hem bütün şehri hem de ufukta Alpleri görebiliyorsun. Hemen yanında da Galleria Vittorio Emanuele II var, cam kubbeli, ihtişamlı bir pasaj. Dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri. İçinde Prada, Gucci, Louis Vuitton… ama asıl olayı asla vitrinler değil, atmosferi. Son zamanlarda sosyal medyada sıkça denk geldiğimiz ‘boğa mozaiği üzerinde dönme’ olayı da tam olarak burada gerçekleşiyor. Galleria’nın adını aldığı Vittorio Emmanuele II, İtalya’nın siyasi birliğini sağlayan kişi. Zemin mozaiklerinde de İtalya’nın dört büyük şehri; Roma, Milano, Floransa ve Torino’nun armalarını görebilirsiniz. İşte o ‘meşhur’ boğa, Torino’nun armasına ait olan boğa. İnsanlar boğanın üzerinde topuğunu üç kez çevirirse şans getireceğine inanıyor. Hatta o kadar çok yapılmış ki, yıllar içinde boğanın karın kısmı oldukça yıpranmış. Milano’ya gelip Via Dante’de alışveriş yapmamak olmazdı. Şehri gezmekten kalan zamanımızı Via Dante’de bitirip ertesi gün gezeceğimiz ve gezimizi de bitireceğimiz Venedik’e yakın bir yerde konaklamak için yola çıktık.
Ertesi sabah otelden ayrılıp Venedik’e gitmek için tekrar yola çıktık. Vaporettoya bineceğimiz yere geldikten sonra kısa sayılabilecek bir yolculuğun ardından Venedik’e vardık. Uçak saatimize kadar zamanımızı ‘yüzen şehir’de geçirdik. Şehirde ulaşım için arabaları kullanamıyorsunuz. Gondollar, deniz taksileri ve tekneler tek ulaşım araçlarınız. San Marco Meydanı gerçekten bu yüzen şehrin kalbi. Etrafı kocaman kafelerle çevrili. Atmosfer, birkaç kafeden gelen çello ve piyano sesleriyle de birleşince daha da büyüleyici bir hâl alıyor. Meydanın hemen yanında adını aldığı San Marco Bazilikası var. Bazilika’nın altın mozaikleri ve kubbeleri ise güneş ışığının da etkisiyle ışıldıyor. İçeri girdiğinizde ise sanki tarihin içinde yürüyor gibisiniz; her mozaik ayrı bir hikaye anlatıyor. Palazzo Ducale ise şehrin gücünü ve tarihini gösteriyor. İçinde odalar, avlular, ihtişamlı merdivenler… Kanalların hemen yanında olduğu için dışarıdaki manzarası da muhteşem. Buradan Rialto Köprüsü’ne yürüyebilirsiniz; köprü üzerinde küçük dükkanlar var, altındansa popüler ulaşım aracı gondollar geçiyor. Şehirdeki tur ve gondol ile kanaldaki kısa gezintinin ardından bir yemek yiyip saat başı kalkan vaporettolarla geldiğimiz yere dönüp havaalanına döndük.
Venedik’te başlayan bir haftalık ‘dolce vita’ yine Venedik’te son bulmuştu. Bir haftanın her bir dakikasında aileme sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu söyledim durdum kendime. Bir sömestr boyunca yalnızlaştırıldıktan sonra ‘evde’ beni gerçekten seven insanlarla zaman geçirip her yeri onlarla keşfetmek farklı bir zevkti.
