Dergimize ismini veren “katarsis” teriminin kökleri Antik Yunan’a dayanır. Aristoteles tarafından ortaya atılan bu terim, temizlenme ve arınma durumunu temsil eder. Poetika’da da bahsedildiği üzere, yoğun ve dramatik deneyimler yaşayan kişiler aynı yoğunlukta ruhsal bir arınma yaşayabilirler. Bastırılmış öfke, korku, üzüntü, suçluluk gibi duygular dışa vurulur ve sonucunda aynı yoğunlukta duygusal bir rahatlama hissine ulaşılır.
Size “katarsis” kavramının en erken örneklerinden olan ve aynı zamanda kişisel olarak
da ilgimi ziyadesiyle çeken Bacchanalia festivallerinden bahsetmek istiyorum. Bacchanalia festivalleri şarap ve eğlence tanrısı Bacchus (Yunan mitolojisinde Dionysos) adına düzenlenirdi. İlk zamanlarında kadınların, yani Bakkhaların, katılımıyla başlayan bu festivaller, daha sonra Antik Roma’da hem kadınlar hem de erkeklerin katılımıyla devam etti.
Peki Bacchanalia neden yapılıyordu? Kimileri dini amaçlarla katılım sağlarken kimileri de toplumsal baskılardan kaçıp özgürleşmenin peşinde kendini Bacchanalia’da bulurdu. Geçici olarak normlardan kurtulmak beraberinde ruhsal arınmayı getirirdi.
Ayinlerin düzenlenmesinin arkasında farklı amaçlar yatsa da hepsi “katarsis” altında
birleşiyordu. Dionysos’un coşku ve esrime gücünü deneyimlemek adına bu ayinlere kontrollü bir kaos hakimdi. Ritüeller, dans, trans, şarap, bağırma, doğayla birleşme ve bireysel kimlikten sıyrılma bu kaotik kompozisyonu oluştururdu. Şarap Dionysos’un özü olduğu için içilirdi, amaç sarhoş olmak değil, kişinin zihninde tanrıya bir kapı açmaktı. Katılımcılar hayvan postları giyip yüzlerini boyardı ve böylece “ben” olmaktan çıkıp kolektif bir bedene dönüşürlerdi. Tüm bu elementlerin karışımı onlara Dionysos tarafından ele geçirilme duygusunu getirirdi. Gece ormanda izole yerlerde toplanmış kişiler, şafakta günlük
hayatlarına dönerken yeniden doğmuş ve duygularından arınmış hissederlerdi.
Katarsis ve Bacchanalia festivallerinin modern izlerine günümüz medyasında da fark
etmesek de fazlasıyla rastlıyoruz. Örneğin, Darren Aronofsky’nin Black Swanında Nina
sonunda kusursuzluğa ulaşır ve kendini tamamen Odile rolüne teslim eder. Başka bir örnek
olarak Martin Scorsese tarafından yapılmış The Wolf of Wall Street filmi de, aşırı tüketimi,
uçuk kaçık eğlenceleri ve kontrolsüzlüğü yansıtmasıyla adeta “modern bir bacchanal”dır.
Bir edebiyat öğrencisi olarak “katarsis”le epey karşılaşıyorum. Sophokles’in trajik
kahramanı Oidipus’undan, Shakespeare’in Hamlet’inden tutun Sylvia Plath’in Esther’ine kadar birçok farklı metinde ve karakterde duyguların dışa vurumunu gözlemliyoruz, üstelik bu
sadece sayfaların içindekiler için değil okuyucular ve seyirciler için de geçerli. Aristoteles’e göre tragedya, seyircide acıma, merhamet ve korku duygularını uyandırarak sonrasında bu duyguların arındırılmasını sağlar. Edebi eserlerde bu arınma üç şekilde gerçekleşir: Duygusal, ahlaki ve entelektüel. Seyirci duygusal arınmada acı ve trajik olaylardan etkilenerek kendi iç dünyasıyla yüzleşir, ahlaki arınmada karakterlerden ibret alır ve entelektüel arınmada da kendi duygularını anlama ve anlamlandırma arzusuyla dolar. Bu etkiler de güçlü bir olay örgüsü, beklenmedik gelişmeler ve karakterin içsel yolculuğuyla gerçekleşir.
Özünde antik bir kavram olmasına rağmen“katarsis” günlük hayatımızda üstelik de bireysel olarak hep bizimle. Dizi ve filmlerden etkilenip ağladığımızda, bitmeyecek gibi gelen sınav haftalarımızda stresten patladığımızda, spor yaparken fiziksel ağırlıklarla ruhsal ağırlığımızı attığımızda, gecenin bir yarısı yakın arkadaşlarımıza dert yandığımızda ve kalemimizi alıp bizi hakimiyetine alan düşünceleri kâğıda akıttığımızda biz de duygularımızdan arınıp temizleniyoruz, gerçek hayattan kaçıp “katarsis”e ulaşıyoruz.