Yazarımız , bu seneki Haute Couture defilesinden Viktor&Rolf , Elie Saab, Dolce&Gabbana,Iris van Herpen , Valentino ve Jean Paul Gaultier tasarımlarını ele alıyor.
Haute Couture kavramı , yüksek moda evlerinin ince işçiliği ve ‘’yüksek’’ terziliği (high sewing / high dressmaking) ile ortaya koydukları özel dikim elbiselere verilen isimdir. İlk çıkışı Charles Frederick Worth ile yapılan Haute Couture , başlarda soylular ve kraliyet üyeleri gibi toplumun en üst tabakasının kıyafetleriyken , Sanayi Devriminden sonra insanların ‘’statü’’ ve paraya ulaşılabilirliğinin artmasıyla birlikte alıcı yelpazesini daha da genişleterek toplumda daha çok insanı giydirmeye başladı. Moda evleri için koleksiyonlar bir ‘’ready-to-wear’’ yani daha ‘’casual’’ ve ‘’gündelik’’ kalabilecek kombinlerken , öte yandan Haute Couture daha sanatsal bir pencere ,
Haute Couture tasarımlar ise ince ve detaylı işçiliklerle adeta modada kendi sanat eserlerini oluşturur. “Haute Couture” terimi Fransız devleti ve yasaları tarafından korunur, yani belirli denetimlerden geçmeyen ve şartları karşılamayan moda evleri kendilerine bu ünvanı veremezler. Bu kuralların bazıları mesela Paris’te bir atölyeleri olması ve bu atölyede en az 15 tam zamanlı işçi çalışması, sipariş bazlı hazırlanan tasarımların müşteriye teslim edilmeden önce en az bir kere “fitting” (elbisenin müşterinin kalıplarına göre şekillendirilmesi) provası yapılması ve her yıl en az 50 parçalık orjinal bir koleksiyon ortaya çıkarmaları gerekir. Bir Haute Couture evinin ünvanını alması ve koruması çaba gerektirmektedir.
Günümüzde Haute Couture oldukça yüksek maliyetli olmasına ve tüketim çağından ötürü insanların Haute Couture’den çok ready-to-wear ya da fast-fashion üretimlere yönelmesinden dolayı Couture bir süredir asıl etkisini toplumda göstermekten uzaklaşmış durumda. Artık baktığınızda ‘’couture’’ dendiğinde akla ilk gelecek markalar Dior ya da Chanel’ken , onların Couture haftasındaki tasarımları ve runwayleri daha ilgisiz karşılanıyor. Bunun yerine insanlar Elie Saab ya da Zuhair Murad gibi tasarımcıların Couture parçalarına daha çok yönelmiş durumda , ki bu da bu isimlerin daha şatafatlı , daha ‘’lüks görünümlü’’ ve daha abiye elbiseler yapmasından ötürü tamamen, en azından kırmızı halı gibi eventlerde giyebiliyorlar. Lakin Couture’un hala devam etmesi modanın sanatsal yönünün kültleşmiş bir simgesi olmasına bağlıyken , günümüz dijital ve tüketim çağında insanlar ‘’ulaşılabilirliği’’ bu kadar düşük olan parçaları önemsemiyor , ulaşması mümkünler ise tüketimleri dışında bir şeyle ilgilenmiyor durumda. Baktığınızda , çoğu sanat eseri ‘’ortalama’’ olsa bile en azından farklı bir perspektif sunduğundan ötürü gene de kabul edilebilir sayılır ve insanlar incelediğinde o eserlere illa bir hakkını verirken , Couture tasarımlarının hakkı bu noktada uzun zamandır ilgisizlikle karşılanıyor , insanlar sınıf kini ve eserlerin finansal boyutu yüzünden kayıtsızlığını koruyor.
VIKTOR & ROLF
Hollandalı marka Viktor & Rolf’un son yıllarda izlediği estetik çizgi , teatral şovlarıyla kendi yapısını oluşturuyor.Çoğu zaman ‘’gösteri’’ ile ‘’tasarımlar’’ arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran ikili,Couture sahnesinde kavramsal oyunlara imza atmış bu sefer de. ‘’Angry Birds’’ diye adlandırılan , kuş temasındaki 2025 koleksiyonları minimal bir estetik vaderken detaylarıyla ‘’maksimal’’ abartıya doğru evriliyor. Genel görünümde siyah rengi başrolde , üst vücut tasarımlar için puf hacimler , tüy dokular ve neredeyse abstrakt heykellermiş gibi tasarlanan formlar…koleksiyonun sade görünen yüzü bütün bu faktörler aracılığıyla dramatik bir karşıtlığa yöneliyor. Genel beğeni için tartışmaya oldukça açık olsa da bu koleksiyon , minimalizmin abartı üzerinden bir tür ‘’yeniden tanımı’’ gibi düşünüldüğünde oldukça deneysel , sınırlarını zorlasa da kontrolü elinden bırakmayan bir yapıda çıktı karşımıza. Viktor&Rolf ikilisi , Couture’un yalnızca göz alıcıktan ibaret olmadığını , her ne kadar ‘’absürt’’ olursa olsun , bu kavramsallıklar üzerinden kendi düşünsel yaratım güçleriyle bambaşka bir pencereden hatırlatıyor.
ELIE SAAB
Lübnanlı tasarımcı Elie Saab, Haute Couture sahnesinde zarafetin sürekliliğini temsil eden isimlerin başında geliyor. Klasik çizgisini modernleştiren, geçmişin ince estetiğini bugünün dinamik kodlarıyla birleştiren tasarımcı, zamansızlığa hizmet eden bir görsel şiir yaratıyor adeta , 2025 koleksiyonunda da bu devamlılığı görüyoruz. Elie Saab , geçmişin Couture mirasını , modern dünya kadınının güçlü ve rafine formuyla harmanlıyor : kristal işlemeler , transparan katmanlar ve zarif dantel dokunuşları ne nostaljinin hapsinde ne de güncelin hızında. Pastel nude tonları ağırlıklı kullandığı koleksiyonda kumaşlarla yaratılan görünümler adeta tablo gibi bir yaratım aşamasını hissettiriyor. Saab , klasiği abiyeleştirirken kendi Couture’unu hem ‘’romantik’’ hem de ‘’çağdaş’’ kılıyor , ince zanaatla inşa edilen koleksiyonu sessiz gösterişin en güçlü örneklerinden parçalar barındırıyor.
DOLCE&GABBANA
Italyan devlerinden Dolce&Gabbana , uzun zamandır Haute Couture alanında kendi estetik özgünlüğünü koruyan bir marka. Özellikle barok esintiler, altın işlemeler, dini ve tarihsel referanslar üzerinden inşa ettikleri dramatik dünya , 2025 koleksiyonunda adeta zirveye taşınmış gözüküyor. Karanlık ile ihtişamın bir arada sunulduğu bu koleksiyon, dönemin görkemli simgelerini o havanın ağırlığını da vererek çağdaş bir zarafetle yorumluyor. Danteller, brokar kumaşlar, kabartmalı desenler ve zengin renk paleti…Hepsi belirli bir dönem estetiğine açıkça selam gönderiyor. Koleksiyonun sunulduğu mekan (Roma , Castel Sant Angelo) da bu anlatıyı pekiştiren, zaman dışı bir atmosfer yaratıyor, böylece sadece kıyafet değil, bütün bir kurgu ve gösteri bu zanaatin parçaları haline geliyor ve ihtişamını ikiye katlıyor. Gösterişli ama asla kontrolsüz olmayan bu anlatı, Dolce & Gabbana’nın Couture’a yaklaşımındaki teatral disiplini bir kez daha gözler önüne seriyor. İşçilik, hikaye ve görsel bütünlük açısından koleksiyon moda severlere güçlü bir anlatı ve etkileyici bir deneyim sunuyor.
IRIS VAN HERPEN
Hollandalı tasarımcı Iris van Herpen son yıllarda moda dünyasında avangart tanımının adeta yaşayan abidesi. Son koleksiyonlarında bilim, doğa ve teknoloji gibi temalarını Couture’un dokusuna dahil etme arayışına tanık oluyoruz. 2025’te sunduğu koleksiyon, bu bakış açısını “Sympoiesis” (Donna Haraway’in sunduğu bir felsefik kavram : birlikte yapmak,var olmak -coexisting- daha çok doğa-insan ilişkisi için kullanılır.), adı altında bir manifestoya dönüştürdü. Biyolüminesans (ışık yayan canlılar) alglerden ibaret bir “yaşayan elbise”, kinetik kanat formları ve Spiber Inc. (biyoteknoloji şirketi) iş birliğiyle geliştirilen materyaller, izleyiciyi sadece kıyafetle değil, bütünüyle bir ekosistemle karşı karşıya bırakıyor. Moda bu koleksiyon aracılığıyla bedenle doğa arasında bir köprü kuruyor , sanat ve bilim burada bir araya gelerek couture’un ontolojisini adeta yeniden tanımlıyor. Van Herpen’in eşsiz estetiği , bu derin vizyonla birleştiğinde sahnede nadir rastlanan bir büyü yaratarak sessiz, yaşayan ve zekice bir duyarsızlıkla fark edilen bir couture şiiri oluyor adeta. Özellikle yapay zekayla tasarlanan kalıpların, insan elinin sezgisel müdahalesiyle kusursuz biçimde harmanlanması, teknolojinin sanatsal potansiyeline dair gündelik AI kullanımlarından çok daha doğru ve güçlü bir örnek sunuyor.
RAHUL MISHRA
Hintli tasarımcı Rahul Mishra, zanaat ve kültürü Couture ile buluşturan en özgün isimlerden biri. Memleketi Hindistan’da Couture anlayışı oldukça yaygın olmasından ve zaten ince işçilik ve gösterişli elbiseler , zengin kumaşlarla birlikte büyüdüğü bir kültürden gelmesinden ötürü olsa gerektir Couture’u her zaman çok iyi anlıyor.Hindistan’ın geleneksel işçiliğini küresel moda sahnesiyle buluşturduğu koleksiyonlar, bu ülkenin couture mirasını da yeniden aynı zamanda yeniden tanımlıyor. FW25/26 “Becoming Love” koleksiyonuyla, aşkın yedi evresini ,hayranlıktan ölüme, floral figürler, dramatik formlar ve heykelsi aksesuarlarla sahneye taşıdı. Altın yapraklı mini elbiseler, abartılı fiyonklar, taşlı başlıklar ve zarif duvak formlarıyla bir duygusal yolculuğun ortasına sürüklüyordu izleyiciyi. Diğer koleksiyonundaki “The Pale Blue Dot” teması ise, Amerikalı gök bilimci Carl Sagan’dan ilham alarak insanlığın evrendeki kırılgan yerini kurgulayarak, şehir ışıklarını simgeleyen payet işçiliği ve 3D baskılarla çevrenin dramatik portresini oluşturuyor. Mishra, zanaatini oldukça teatral ama duygusal bir dille, sanki her elbisesi birer müze eseriymişçesine sahnede sergiliyor. Çalışma disiplini, couture’un zanaat ve hikayeyle kurduğu bağı en güçlü hâliyle temsil ediyor…hiçbir parçasında tekrara düşmüyor. Koleksiyonun her bir parçası, adeta kültürel bir hafızayı çağdaşlıkla yeniden örüyor; görsel bir şiire dönüşen birer moda anlatısına evriliyor.
ARMANI PRIVE
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Italyan tasarımcı Giorgio Armani , couture dünyasında sessiz lüksün ve zamansız estetiğin ustası olarak kendisini kanıtlamaya devam etti bu sene de. 20. yılını kutladığı Prive koleksiyonunda, “Lumières” temasıyla ışığı şekillendirdi. Parıltılı payetler, satene yakın kumaşlar ve kristalle bezenmiş ceketlerle düşündüğünden çok daha dikkatli bir gösteriş sundu. Sade midi ve maxi elbiseler , Armani’nin imza Couture siluetleri birlikte nonchalant bir akıcılık yakalıyor,gecelik formlarda süregelen zarafet, derin dekolte ve sırt detaylarıyla tamamlanıyor, aranan couture kalitesini her parçada hissettiriyordu. Armani Prive, hem modern kadına hem moda tarihine karşı saygıyla dolu , klasik ama güncel couture’un en zarif temsilcilerinden biri. Koleksiyondaki bütün parçalar 20 yıl öncesinde de , günümüzde de , muhtemelen beş yıl sonra da hayranlıkla bakılıp giyilebilecek türden. Böylece bu koleksiyonda zamansız şıklıkla teknik mükemmelliğin nasıl kusursuz birleşebileceğine dair sessiz ama çok güçlü bir ifade bırakıyor moda dünyasına.
VALENTINO
Bir başka Italyan moda devi Valentino’nun Couture’unda bu sezon karşılaştığım estetik yaklaşım, benim açımdan bir miktar ‘’abes’’ kaçmış olabilir. Koleksiyonda kullanılan rococo referanslar ve patchwork renk paleti, görsel olarak cesur olduğu kadar oldukça riskli kanımca.. Bu kadar yoğun, nostalji dolu bir dilin günümüz couture formatına ne kadar hizmet ettiği tartışılır ki bu kadar eski ve abartı formların aynı maksimalde modernize edilme çabası estetik dengesizlik hissi oluşturabiliyor. Pierpaolo Piccioli’nin ayrılışından sonra Valentino’nun yön arayışı yaşadığı çok açık. FW25/26 koleksiyonu, gerçekten de rococo esintilerini fazlasıyla “göze sokan” bir gösterişe yaslanmış , ama bu gösterişte bir fikir derinliği var mı, tartışılır. Renkler o kadar doygun ve katmanlar o kadar yoğun ki, sanki “couture” değil de dekoratif sanatlar sergisindeymişiz gibi hissettiriyor.
Ancak bardağın dolu tarafına geçecek olursak aynı zamanda bu abartılı işçilik, kesin bir izlenim olmasa bile kimi zaman duygusal bir başkaldırıyı da beraberinde getiriyor olup olmadığını da düşündürtüyor. Mesela bu koleksiyonun getirebileceği çok daha farklı ‘’yenilikte’’ bir açılım ya da moda tarihinde ilginç bir referans noktası olabilir , ama net olarak söylemek gerekirse, bu defa Valentino’yu biraz fazla geçmişe takılmış buldum.. Estetikle anlatı arasında bağ kurmaya çalışan bir arayış var kuşkusuz ; ancak bu bağ, görsel dağınıklık içinde oldukça zayıf kalmış gibi hissediliyor. Koleksiyon , estetik bir deney gibi gözüküyor fakat Valentino’nun kültleşmiş geçmişiyle ve Couture’un formuna uygun bir bağlam yakalamakta ben şahsen zorlandım.
JEAN PAUL GAULTIER
Çok sevdiğim Fransız ikon Jean Paul Gaultier’nin couture yaklaşımında hep karşımıza çıkan maskülen-femme fatale dengesi, bu sezonda da birkaç güçlü parçayla sürmeye devam ediyor. Ancak genel koleksiyon bende bazı estetik tutarsızlıklar yarattı. Renk paleti ; açık su mavisi ve beyaz tonlarının adeta modern ve seksi bir balerin kuğuyuu andıran yorumu baştan etkilerken, bazı parçalar kırılgan bir zarafet sunarken; diğerleri fazla karanlık ve gotik kaçabiliyor.
JPG’nin her couture sezonu başka bir tasarımcıyla yeniden yorumlanıyor, bu sezonki konuk tasarımcının (Simone Rocha) çizgisi koleksiyona kendi damgasını vurmuş.Rocha’nın dili , Gaultier’nin daha sert ve bedensel provokatif tasarımlardan oluşan kodlarıyla birleştiğinde bazı yerler çok etkileyici olmuş ama bazı parçalarda ise stil çatışması hissi var. Gösterdiği seksapel ve terzi şıklığı hala ve her zaman etkileyici olsa da, koleksiyonun tutarlılığı zaman zaman sekmeye uğruyor. Çağrışımı güçlü parçalar var ama tüm koleksiyon bir arada düşünüldüğünde bazen bir armoni eksikliği var gibiydi. Gaultier benim için bütün armonisi ve tasarımlarıyla “sadeliğin içindeki iddialı seksilik” ve Jean Paul Gaultier’nin imzası da bu , ama bu koleksiyonda bu imza biraz arka planda kalıyor… Su mavileri, tül katmanlar ve kabarık formlar, çok etkileyiciler , JPG’nin edgy tarafını yumuşatmış.
Belki de Gaultier’nin bu koleksiyonu, kontrastlarla oynadığı bilinçli bir stratejiye dayanıyordur, ama yine de estetik tonun Couture’da daha kontrollü bir bütünlükte olması beklentisi doğuyor.
