Yazarımız , Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanını günümüz Türkiye’si ekseninde kısaca inceliyor.
Her dönemin bir yabanı vardır. Bazı dönemler o yaban siz olursunuz, bazen de karşınızdaki.
1932 yılında Türk Edebiyatına hakim olan Milli Edebiyat ve Cumhuriyet dönemi yazarlarından literatürde oldukça önemli bir yere sahip olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmış bir romandır Yaban. Yazıldığı tarihte oldukça ses getiren eserlerden biri olmuştur, halk ve aydın arasındaki kopukluğu işleme şekliyle Türk Edebiyatına adını altın harflerle kazımış eserlerden biridir. Sadece yazıldığı dönemi değil, günümüz Türkiye’sini de oldukça realist bir şekilde betimleyen bir romandır.
Kurtuluş Savaşında kolunu kaybeden bir asker olan Ahmet Celal’in , eri Mehmet Ali’nin Porsuk Çayı yöresindeki köyüne yerleşmesi ve akabindeki hayatını okuruz romanda.
Ahmet Celal bir aydın olarak gittiği köyde halkı bilinçlendireceğini düşünerek yardım eli uzatsa da köy halkı pek oralı olmaz. Köy halkına sözü geçen zengin ve dinsel iki figürün “sömürüsü” altında yaşamaya devam ederler. Köyde bir süre geçirdikten sonra Ahmet Celal, suçu köylüde değil, halkı yeterince tanımayan aydında bulur.
Bugün ise benzer tabloları maalesef ki ülkemizde görmekte devam etmekteyiz. Aradan geçen neredeyse bir asra yakın bir süreye rağmen ”aydın” olarak adlandırdığımız kesim ile Türk halkı arasında devasa bir uçurum görülmekte. Ahmet Celal’in köy halkıyla kuramadığı bağ, sosyal medya etkisiyle daha da görünür hale geldi. Aydınlar artık Twitter’da kendi kabuğunda takılırken halk kendi gerçekliğinde yaşamaya devam ediyor.
Bunların örneklerini görmek zor değil. Aydın kesim, halkı yeterince kültürlü olmamakla, bilinçsizlikle suçluyor. En basitinden gençlere yurt dışını mutlaka görmelerini, gençken sahip oldukları zaman ve enerjiyi hayatlarının ilerleyen safhalarında bir daha asla bulamayacaklarını söyleyen birkaç isme mutlaka denk gelmişsinizdir. Buradaki sorun kullandıkları dildir. Size öneride bulunmazlar, üst perdeden konuşurlar:
”Türk genci, hayattan zevk almayı bilmez; tek aktiviteleri 50 TL’lik kahveyi 200 TL’ye satan sahtekar kafelerde arkadaşlarıyla saatlerce oturmaktır.”
Peki bu gençler gerçekten istemiyor mu, Avrupalı yaşıtları gibi yaşından fazla sayıda ülke gezmeyi? Ya da biz gençler olarak ülkemizde yaşadığımız “yetersizliklerden” ötürü arkadaşlarımızla yapabileceğimiz aktivitenin bir kafede olmasından çok mu mutluyuz? Günümüzde birçok genç, bırakın yurt dışına çıkmayı hafta sonu bir kere düzgün bir mekanda arkadaşlarıyla yemek yese kendisini şanslı sayar hale geldi.
Biz zor bir coğrafyanın çocuklarıyız. Hayatımız boyunca, zor bir eğitim sisteminin yükü altında ezildiğimiz yetmezmişcesine toplumsal normların ağır baskısıyla karşı karşıya bir şekilde büyüyoruz. Sosyal ve ekonomik sorunların bu kadar yoğun yaşandığı bir ülkede gençleri suçlamak yapılabilecek en manasız hareketlerden biridir benim nezdimde. İlla bir günah keçisi aranacaksa aydın kesim iğneyi önce kendine çuvaldızı başkasına batırmalıdır.
Türk milleti olarak birlik ve beraberliği bu devirde göremiyor olmamız çok can sıkıcı bir durum. Sürekli bir ötekileştirme üzerinden belli taraflara ayrılıyoruz. Bu zayıf yanımızı bilenler, bu durumu kendi lehine çevirerek sonuna kadar kullanıyor.
Peki , bu denklemde yaban kim?
“Muhafazakar” mı “seküler” mi?
Yaşlı mı genç mi?
Taşralı mı şehirli mi?
Belki de yaban biziz. Çünkü birbirimizi anlamak yerine yargılamayı tercih ediyoruz.
İpek Yiğit
