1917 yılında Almanya’nın Köln kentinde doğan , 1972 senesinde ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü
kazanan ve savaş sonrası Alman Edebiyatı için oldukça önemli bir isim olan Heinrich Böll’ü
birkaç eseri üzerinden inceleyeceğim bu yazıda.
II. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında hayata tutunan bir ülkeyi anlatmak, bu zulmü ve acıyı
deneyimlemiş olanlar için yalnızca tarihi bir görev değil , aynı zamanda da ‘’ahlaki’’ bir
sorumluluk değeri taşıyordu Böll’e göre. Romanlarında bireyin toplum tarafından yalnız
bırakılışı, vicdanın adeta karda filizlenmeye çalışan sesi ve toplumsal çürümüşlük insanın umut
inancıyla bir arada örülü çıkar karşısına okuyucunun. 9.30’da Bilardo eserinde geçmişle
hesaplaşmanın sancısı , Palyaço’da bireyin kendi doğrusuna sadakatinin bedeli, Katharina
Blum’un Çiğnenen Onur’unda medyanın iki yüzlülüğü ve yıkıcı gücü anlatılır. Kısa öykülerinde
ise gündelik yaşamdan sessiz figürler bütün bu yıkımın görünmeyen yaralarını içlerinde taşır.
Bütün bu eserleri, onun insan merkezli, sade fakat çarpıcı anlatımıyla literatürde yerini
korumaktadır.
İLK YILLARIN EKMEĞİ (DAS BROT DER FRÜHEN JAHRE)
Heinrich Böll’ün 1955 yılında yayımladığı romanı İlk Yılların Ekmeği, yazarın savaş sonrası
Almanya panoramasında bireyin içsel dönüşümünü en yoğun işlediği yapıtlardan biri muhakkak.
Bu romanda da Böll’ün sık sık yer verdiği temalardan biri ‘’bireyin vicdanı ile toplum arasındaki
çatışma’’ sessiz, ama etkileyici bir biçimde işlenir. Savaş yıkıntılarından yeni bir düzen
kurulurken bu ‘’yeniden doğuş’’ ekonomik bir toparlanma gibi gözükse de Böll bu dönemdeki
toplumun ruhsal açıdan ne kadar da yoksullaştığını gösterir. İlk Yılların Ekmeği de işte bu yeni
dünyanın “doymuş” görünen ama aslında aç insanlarını anlatır.
Roman, Walter Fendrich adlı genç bir adamın bir gün boyunca yaşadıklarını ve bu kısa zaman
diliminde iç dünyasında geçirdiği büyük dönüşümü anlatır. Savaş sonrası dönemde kendi
emeğiyle ayakta kalmaya çalışan Walter; açlığın, yoksulluğun ve küçük düşürülmenin ne demek
olduğunu bilerek büyümüştür. Açlık, onun için yalnızca bir geçmiş anısı değil, karakterinin
derinlerine işlemiş bir duygudur.
Walter, çocukluğunda açlıktan kıvranan bir gençtir; ekmeğin değerini “hayatta kalmanın simgesi”
olarak görmüştür. Yeni dönemde, o da tıpkı toplumun çoğu gibi, sahip olmakla var olmayı
karıştırmıştır. Böll burada yalnızca bireysel bir hikaye anlatmaz savaş sonrası Almanya’nın
ruhsal haritasını çıkarır. Walter’in değişimi, Hedwig adlı genç bir kadına aşık olmasıyla başlar.
Hedwig ile karşılaşmak, Walter’in uzun süredir bastırdığı duygusal yanını ve vicdanını yeniden
uyandırır. Hedwig, Walter’in dünyasında bir “ahlaki aydınlanma” anıdır. Onun gelişiyle birlikte,
Walter kendini yeniden sorgular: “Para, iş ve başarı mıdır ‘hayatın ekmeği?’ Yoksa insanın
varoluşunu besleyen şey sevgi ve vicdan mıdır?” sorusunu sorar okuruna Böll karakteri
aracılığıyla.
Böll’ün romanlarında olduğu gibi burada da karakterler toplumsal birer tip değil, ahlaki birer
aynadır. Walter, savaş sonrası kuşağın temsilcisidir: yorgun, inançsız, fakat bir çıkış yolu arayan bir insan. Onun kişiliğinde Böll, modern dünyanın mekanikleşmiş insanını anlatır. Hedwig ise bu
dünyada kaybolmuş değerlere — sevgiye, sadeliğe, insana güvene — dönüşü simgeler.
Romanın başlığında bulunan ve içinde de sık sık bahsedilen “ekmek” yalnızca fiziksel açlığı
değil, varoluşsal açlığı da temsil eder. Böll, savaş yıllarında insanların paylaştığı son lokma
ekmeğin, sonrasında yerini bencil bir tüketim toplumuna bırakmasını ironik biçimde işler.
Ekmek, hem yaşamın gereği hem de ahlaki bir sınavdır. Walter’in geçmişte ekmek uğruna
onurundan ödün vermesi, onun dönüşümünün temelini oluşturur.
Yine Böll’ün diğer eserlerinde de olduğu gibi (Palyaço’daki Hans Schnier ya da Katharina
Blum’daki Katharina karakteri gibi), Walter de toplumun ikiyüzlülüğüne karşı içsel bir dürüstlük
savaşı verir. Onun “uyanışı” bireyin sistem karşısındaki sessiz direnişidir.
Böll’ün yazınında zaman, lineer bir çizgi üzerinde değil, hatıralarla iç içe geçmiş bir bilinç akışı
halinde ilerler. İlk Yılların Ekmeği de bu yönüyle oldukça modern bir anlatıdır. Walter’in bir gün
süren hikâyesi, aslında yılların hesabının görüldüğü bir içsel yolculuktur. Bu kısa zaman
diliminde Walter, çocukluğuna, savaş günlerine, açlığa ve utanca döner; bütün geçmişiyle
yüzleşir. Romanın atmosferi, 9.30’da Bilardo’daki gibi bir “geçmişle hesaplaşma” duygusunu
taşır, fakat burada hesaplaşma daha bireyseldir. Yazarın dili sade, neredeyse sessizdir; ama
her cümlesi bir vicdan yankısı taşır. Böll, süslü anlatılardan kaçınır; gerçekliğin çıplak yüzünü,
basit kelimelerle ama büyük bir insani derinlikle verir.
Savaş sonrası Almanya’daki “ekonomik mucize”ye rağmen romanın arka planında hala
yoksulluğun, suçluluk duygusunun ve suskunluğun var olduğu hissedilir. Böll, bu romanında
“ruhsal açlık” kavramını toplumsal bir eleştiriye dönüştürür: maddi refah, insanın içindeki
boşluğu dolduramamaktadır.
Böll’ün Katolik kökleri ve savaş deneyimi, bu eserde güçlü biçimde hissedilir. Walter’in “uyanışı”
bir tür tövbedir esasında. Bu tövbe, dini değil fakat insani bir vicdanın yeniden doğuşudur.
9.30’da Bilardo (Billard um halb zehn)
‘’Manastırlarınız sizin olsun; ben daha korkunç sırları gizlemek zorunda kaldım, ölüm
korkusuna katlandım, onları çuval gibi kamyona atıyorlardı.’’
Heinrich Böll’ün en önemli yapıtlarından biri olan 9.30’da Bilardo’su, savaş sonrası Alman
toplumunun derin yarıklarını yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kullanmaz, bu yarığın üç
kuşak boyunca nasıl bir psikolojik çatışmaya dönüştüğünü de acımasız bir açıklıkla sergiler.
Böll’ün parçalı, zamansal olarak ileri–geri sıçrayan anlatımı, tam da savaşın bıraktığı
dağınıklığın biçimsel bir karşılığı gibidir. Bu roman, bir ülkenin yeniden inşa edilişinden ziyade,
insanların iç dünyasında yeniden inşa edilemeyen şeylerin anlatısıdır,özellikle de yıkımın
görünmeyen tarafının.
Romanın merkezinde yer alan Robert Fähmel, savaşın en karanlık döneminde büyümüş, askeri
disiplinin ve ölümün rastlantısallığının izlerini taşıyan bir kuşağı temsil eder. Her sabah 9.30’da
bilardo oynaması, zarif bir alışkanlık gibi görünse de aslında yaşadığı travmayı belli bir
‘’matematiksel düzen’’ içinde kontrol etme çabasıdır. Bilardo masası, onun için savaşın kaotik
gerçekle yüzleştirmediği bir sığınak, bir tür ritüelize edilmiş unutmadır.
Robert’ın babası olan Heinrich Fähmel, üç kuşak arasındaki çatışmanın en temel düğüm
noktalarından biridir. Mimar olarak tasarladığı bina (Aziz Anton Manastırı) savaş döneminde
Nazi rejimi tarafından amaç dışı kullanılmış, modern mimarinin iyileştirici, düzen kurucu ruhu
militarist bir gövde gösterisine dönüştürülmüştür. Bu durum, Heinrich’in yalnızca mesleki değil,
etik olarak da derin bir kırılma yaşamasına neden olur. Onun dünyasında inşa etmek artık bir
umut değil, yanlışlıkla da olsa suç ortaklığının sembolüdür. Dolayısıyla Heinrich’in sessiz, ağır
ve yorgun varlığı, bir ülkenin yaşadığı ahlaki çöküşün aile içindeki yankısıdır. Oğlu Robert,
babasının tasarladığı binayı savaş sırasında havaya uçurmuştur. Heinrich uzun yıllardır,
neredeyse Robert’in gençliğinden beri, onunla arasındaki bu ‘’resmi’’ baba-oğul ilişkisine
üzülmekte, oğluna karşı hem politik hem de bir baba olarak vicdan azabı çekmektedir. Fahmel
ailesinin oğullarından biri savaş sırasında daha çok küçükken öldürülmüştür. ‘’Hindenburg bu
dünyada ondan kalan tek sözcük; onu silmem gerek, yedi yaşında ölsünler ve son söz
olarak Hindenburg’u fısıldasınlar diye mi dünyaya çocuklar getiriyoruz?’’ Heinrich’in çok
sevdiği bir başka oğlu Otto ise, ‘’bana en yakın yabancı’’ diyor Heinrich onun için, bir nasyonal
sosyaliste dönüşüp özellikle evin annesi Johanna’nın inandığı bütün değerlerin üzerinden
yıkarak geçmiştir. ‘’Otto ekmek dediğinde ‘acı’ sözcüğünden daha az tanıdık geliyordu
kulağa… Cellatlar annesini almak isteselerdi, onu gözünü kırpmadan verirdi Otto.’’ Geriye
sadece bütün içsel yıkımı ve içinde taşıdığı cesetlerle Robert kalmıştır. ‘’Ben artık
gülemiyorum,gülmeyi unuttum,yine de onun bir silah olduğunu sanırdım ;
değildi,yalnızca küçük bir yanılgıydı bu.’’
Bir de Joseph var eserde , Robert’ın oğlu, yani üçüncü kuşak temsili. Joseph, savaşın fiziksel
yıkımını görmemiştir, ancak duygusal ve ruhsal enkaz tam olarak onun çocukluk atmosferini
belirlemiştir. Böll burada, travmanın yalnızca yaşayanları değil, doğmamış olanları bile nasıl
etkilediğini sert bir gerçeklikte gösterir. Joseph’in merakı, sivri gözlemleri ve büyüklerine
yönelttiği o çocukça ama bir o kadar da keskin sorular, aslında susturulmuş bir geçmişin çocuk
zihninde yeniden su yüzüne çıkmasıdır. Joseph’in, hem dedesinin kırgınlığını hem babasının
donuklaşmış iç dünyasını sezmesi, romanın en hüzünlü katmanını oluşturur. Bu sezgi, nesillerin
birbirine hiç aktarmadığı ama hepsinin taşıdığı bir acının çocuğun omuzlarında belirmesidir.
Üç kuşak arasındaki bu psikolojik çatışma, yani dedenin suçluluk ve pişmanlıkla, babanın
travma ve duygusal ketlenmişlikle, torunun ise açıklanmamış bir geçmişin gölgesinde büyümesi,
savaşın nesiller boyu devam eden görünmez şiddetinin romanın omurgasını oluşturur. Böll’ün
en keskin başarısı da budur: savaşın bitmediğini, yalnızca biçim değiştirdiğini; evlerin içinde,
suskunluklarda, aile hafızasında sürdüğünü göstermek.
Bu üç neslin birbirine hiç benzemeyen ama aynı kök sıkışmışlığından beslenen psikolojisi,
9.30’da Bilardoyu sadece bir savaş romanı değil, kolektif travmanın nasıl kuşaklar arasında
devredildiğini anlatan erken bir “travma edebiyatı” örneği yapar. Romanın estetik gücü kadar
etik etkisi de bu noktada yoğunlaşır: Böll bizi yalnızca geçmişin yıkıntılarına değil, o yıkıntıların
içinde büyüyen sessiz acılara da baktırır. 9.30’da Bilardo, savaşın bir toplumda bıraktığı en
kalıcı izin taşlar ya da binalar değil, insanlar olduğunu hatırlatır. Bu roman, üç kuşağın iç içe
geçmiş acıları üzerinden, unutmanın imkânsızlığını ve hatırlamanın ağırlığını aynı anda yaşatan
bir edebi yüzleşmedir. ‘’1908 yılında yirmi dokuz yaşındaki Heinrich Fahmel tarafından yapıldı, 1945 yılında yirmi dokuz yaşındaki Robert Fahmel tarafından
yıkıldı…büyükbabam manastırı yaptı,babam havaya uçurdu, Joseph yeniden inşa etti.’’
KATHARINA BLUM’UN ÇİĞNENEN ONURU (Die Verlorene Ehre der Katharina Blums)
Heinrich Böll’ün 1974 yılında kaleme aldığı eser,1974 yılının Şubat ayında geçiyor ve bu bir
aylık süre boyunca toplumda yankı uyandıran zincirleme olaylara odaklanıyor. Kitabın girişinde
de bahsedilen,bütün bunların kayda geçirilme sebebi olan olay Werner Tötges isimli bir
gazetecinin cinayeti olsa da Böll’ün odaklandığı asıl konu kitap başlığından da anlaşıldığı üzere
işin neden ve nasıl bu noktaya geldiği,daha doğrusu getirildiği. Heinrich Böll, kitabı gözlemci
bakış açısından rapor şeklinde yazıyor ve bütün bu olayları eleştirel anlatımıyla nesnel bir
şekilde ele alıyor. Olaylar, Katharina’nın bir akşam teyzesi Elsa’nın verdiği danslı davete
gidip oradan polis memurları tarafından aranan bir suçlu olan Ludwig Götten ile ayrılması
ile başlıyor. Götten’i izleyen ve böylelikle de Katharina’yı da izlemeye başlamış olan
müfettişler, Götten’i yakalamak adına gece Katharina’nın evine bir baskın
düzenlediklerinde umduklarını bulamıyorlar ve suçlunun izini sürebilmek için
Katharina’yı günlerce sorguya çekiyorlar. Katharina Blum’un tek suçu, bir anarşistin
sevgilisi olmaktır.
Heinrich Böll’ün üstüne basa basa vurguladığı, ana tema olan basın yalancılığı ve
çarpıtılan gerçeklere dair ilk vurgular sorgular sırasında Katharina’nın ifadelerini kayda
geçirirken memurların ‘özet geçebilmek’ adına kadının söylediği şeyleri kafalarına göre
çarpıtmasıyla başlıyor. ‘Sırnaşmak’ sözcüğü yerine ‘sevecenlik’ yazan memurlara
Katharina kızıyor ve sırnaşmanın tek taraflı, sevecenliğin ise eylemi yumuşatan iki taraflı
bir olay olduğunun üzerinde durarak dedikleri kelimesi kelimesine geçirilmediği sürece
oradan ayrılmayacağını vurguluyor. Katharina Blum, kendi etik değerlerine ve
özsaygısına bütün önemi gösteren, oldukça iyi yazılmış “temiz” bir karakter. Fakat
olayların geçtiği dönemde, böyle çarpık ve yozlaşmış bir düzende bütün ‘temiz’ insanların
nasıl kire batırıldığı ve asıl perdede olması gereken kirli insanların ise arkasında
durdukları kirli organlar tarafından aklanıp paklanıldığı göz önüne serilmiş vaziyette.
Sorgular bittikten sonra ise asıl olaylar başlıyor ve bir sabah,Zeitung gazetesinde ilk
sayfaya atılan manşette Katharina Blum, halka açık bir şekilde basın yayın organı olan bu
gazete tarafından kötüleniyor. ‘’Polis, Blum’un uzun bir süredir bu düzenin içinde
olduğunu sanmaktadır. Devamı arkada, ERKEK ZİYARETÇİLER başlığı altında.’’
Puntosunu büyütüp üstüne utanmadan başlığa koydukları çarpıtılmış ‘erkek ziyaretçiler’
haberi,Katharina Blum’un yavaşça fakat düzenli bir şekilde çiğnedikleri onuruna atılan ilk
darbe. Blum’a eşlik eden iyi yürekli olarak bildiğimiz memur Moeding,Katharina’ya
kesinlikle Zeitung okumamasını söylüyor. Böll,kinayeli bir biçimde , Moeding’in söylediği
cümle hakkında , ‘’Tabii, Zeitung derken bütün gazeteleri mi yoksa tek bir gazeteyi mi
kast ettiğini söylemek olanaksız…’’ diyor ve aktardığı olay örgüsü esnasında karakterler
ve olaylar ile arasındaki mesafeyi koruyarak eleştirel diliyle vurgulamak istediği bütün
her şeyi gözler önüne seriyor. Gazete (Almanca: Zeitung) adı olarak da Zeitung seçmesi,
sonradan yazdığı cümleden de anlaşılacağı üzere Böll’ün bu bahsettiğim mesafeli,
eleştirel ve kinayeli yazım biçimiyle tam olarak uyuşmakta.
Zeitung, röportaj yaptığı Blorna’nın Katharina hakkında dediği akıllı ve soğukkanlı
yorumunu, ‘buz gibi ve içten pazarlıklı,suç işleyebilecek bir tip’ olarak kağıda geçirip
basıyor,bütün bunları diğer tanıdıklarının Katharina hakkında verdiği olumlu yanıtları
olumsuza çevirip kendilerine pay çıkararak da devam ettiriyorlar. Zeitung, bir ay boyunca
her baskılarında ön sayfada suçsuz kadın hakkında iftiralarına devam ediyor.
Zeitung,sınırı aşarak Blum’un ailesi ve doğduğu köy hakkında da çeşitli iddialar ortaya
atıyor ve kadının bütün gizliliğini yalan haberleriyle ihlal etmekten çekinmiyor. Sorgu
sırasında orada bulunan muhasebecilerin bile ‘Bu badireyi atlattıktan sonra eğer iş ararsa
kesinlikle bana yönlendirin,böylesi bulunmaz.’ dediği, oldukça düzenli ve sorumluluk
sahibi olan,çevresindekilerin ‘rahibe’ diye adlandırdığı fakat Zeitung tarafından alenen
‘fahişe’ yaftası takılan ve karakteri tamamen medyada ters yüz edilmiş ana
karakterimiz,düzenin seçtiği bir kurban oluyor. Bütün bunlardan Katharina’ya destek
çıkan Blorna ailesi de nasibini alıyor,Zeitung kendi aramalarına dönmeyen ve bu olayı
çözmek isteyen Hubert Blorna’yı manşetlerine katarak onların zamanında nasıl sol
partileri desteklediğini ve eşinin eskiden kızıl komünist olarak adlandırıldığını
vurgulayarak bu sefer de ülkede ve uluslararası alanda kendini ispatlamış, oldukça titiz
bir aileyi halkın önüne atıyor. Zeitung, Blorna gibi insanların olduğu çevrede
okunmayan,fakat taşra gibi yerlere ve orta-alt sınıfa mal olmuş bir gazete olarak
belirtiliyor,buradan Zeitung’un kendi okunmaları için hedef kitleyi kızdırabilmek adına
özellikle ‘devlet düzeni karşıtı’ olarak kapitalist görünümlü komünist diye topa tuttukları
aile ve bir suçlunun sevgilisi olduğu için bunu adeta nasıl daha da karalarız adı altında
bütün cinsiyetçi lafları ve kiliseden de çıkmış bulunduğu için din düşmanı olarak
pazarladıkları Blum , bu süre zarfında bütün bu lekelenmelerden her ne kadar soğukkanlı
ve başı dik yaklaşmaya çalışsalar da nasiplerini alıyorlar.
Katharina Blum’u adeta taciz eden Alois Straubleder, Zeitung gazetesi tarafından
korunuyor ve ismi bile verilmiyor, çünkü kendisi iyi bir eş, iyi bir aile babası olmak
zorunda ve çoluk çocuk sahibi, fakat Blornalar’ın bütün imajını zedelemek için Zeitung
bütün kozlarını oynuyor ve çeşitli kampanyalar düzenlemekten çekinmiyor. Zeitung
yüzünden Katharina’ya her gün onlarca taciz içerikli telefon ve cinsel içerikli postalar
geliyor. Werner Tötges,bardağı taşıran son damlayı atıyor ve Katharina’nın hastanede
yatan annesine,doktor izin vermemesine karşın illegal bir ziyaret düzenleyip kızını
kötülüyor, duyduğu şeylerin stresini kaldıramayan kadın ölüyor. Katharina, oldukça
soğukkanlı bir plan yapıyor ve içindeki bütün bu öfkeyi atıp belki de kendini temizlemek
adına çıldırmanın eşiğine getirildiğinden ötürü birkaç gün boyunca üzerine düşünüp bir
tasarı hazırlıyor, Werner Tötges ile röportaj için buluşmak istiyor. Hatta Katharina kendi
ağzından, ona hayatını mahveden adam diyor ve bütün bunlar için bir gram pişmanlık
duymuyor. Sonunda, Zeitung’un ona ilk manşette attığı ‘’soğukkanlı suçlu’’ oluyor.
Tötges, kadının evine arsızca geldiğinde Katharina’ya, ‘Seni fişeklememi ister misin?’
diye soruyor ve kadın birkaç el ateş ettiğinde ölüyor. Katharina bunu,öykünün son
sayfasında, ‘’Beni fişeklemek istemişti,ben de onu fişekledim.’’ diye anlatıyor.
Yaptığından hiçbir pişmanlık duymayan Katharina, itiraf için Moeding’i seçiyor ve
yaptıklarını anlatıyor. ‘Ludwig neredeyse oraya götürün beni.’ diyor ve hapise girmek istediğini belirtiyor. Belki de artık güvende hissedeceği tek yer dört duvar arasında izole
bir hapis yaşantısı olduğu için.
Topluma dair sert eleştirileriyle bildiğimiz Heinrich Böll bu sefer de eserinde basın
yayının ‘ifade özgürlüğü’ yüzünden sahip olduğu dokunulmazlığın nasıl süistimal edilip
devlet daireleri ve polis tarafından bile nasıl kötüye kullanıldığı apaçık gözler önüne
seriyor. Toplumun sevilip sayılan, nüfuzlu ve işinde gücünde insanları,toplumun kendisi
tarafından anarşiste dönüştürülüyor ve oldukça beyaz bir karakter olan Katharina Blum,
kendi çiğnenen onurunu korumak adına cinayet işliyor.
Eser beyaz perdeye de taşınmıştır, ayrıca komik bir tesadüftür ki Heinrich Böll’ün
memleketi olan Köln’den çıkma Katharina Blum isimli bir de gazeteci vardır. Fakat
kadının doğum tarihi olaylar ile uyuşmadığından,bu sadece eğlenceli bir detay olarak
kalıyor.
PALYAÇO (Ansichten eines Clowns)
Acaba ev, insanın kendini avutmasından başka bir şey midir?
Kitap, Bonn’da yaşayan ve pandomim sanatıyla uğraşan palyaço Hans Schnier’i merkeze alıyor
ve onun bakış açısından okuyucuyla buluşuyor. Schnier, kendini toplumdan soyutlamış bir figür
olarak karşımıza çıkıyor. Doktor bir anne ve iş insanı bir babanın büyük çocuğu olarak doğan
Hans Schnier,burjuva bir aileye mensup olmasına karşın toplumdaki “aykırı” bakış açılarından
ötürü ebeveynlerinin beklentilerini karşılayamıyor ve kendisini ilk olarak ailesinden soyutlamış
oluyor. Aslında kitabın aşamalı bir soyutlanma tablosu olduğunu düşünebiliriz. Böll, tıpkı
Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru eserinde olduğu gibi yavaş yavaş ana karakterlerinin nasıl
toplumda soyutlandığını ve sonrasında da tamamen kendini kaybedişini bu eserinde de
gösteriyor. Hans’ın ailesi klasik bir burjuva aile,dini ve siyasi değerlerine sıkı sıkıya bağlılar.
Hans, küçüklüğünden beri dayatılan bu zoraki bağlılığı epey anlamsız bulduğundan ötürü yavaş
yavaş ailesi tarafından hor görülmeye başlanıyor, hatta evde kendisine en yakın hissettiği kişinin
hizmetlileri olduğunu da belirtiyor. Hans’ın en yakını küçük kız kardeşi Henriette,zamanında
ailesi tarafından gönderildiği bir ‘’uçak kampında’’ ölüyor, Hans bu travma üzerine ailesiyle hiçbir
zaman barışamıyor. Bir de erkek kardeşi Leo var,aslında ‘’pırıl pırıl’’ bir çocuk olmasına rağmen
ailesinin beklediği ‘’proje çocuk’’ Leo oluyor ve rahip okuluna gönderiliyor. Ailesinden
soyutlandıktan sonra sevgilisi Marie ile hayatına devam eden Hans, Marie’nin ‘’toplumdan ve
dini kesimden onay görmek adına’’ kendisine dayattığı evlilik baskısını inatla reddedince Marie
gidip saygın,geleceği parlak bir rahiple evleniyor, bu da Hans’a toplumsal baskıların son darbesi
oluyor.
Hans Schnier, yüzündeki palyaço makyajının arkasına bütün hüzünlerini, ailesel buhranlarını ve
toplumla olan kavgasını gizlemiş biri. Bilerek sahnede tökezler, insanlar kahkahalarla güler ve
onun salaklığıyla dalga geçer, bütün bunlar umrunda değil, kaçış yolunu kendisine böyle
çizmiştir o. Böll, kitabın önsözüne yazdığı cümleyle özetliyor bütün bunları: ‘’Ondan habersiz
olanlar görecekler,duymamış olanlar anlayacaklar.’’ Hans tıpkı eski zamanlardaki saray
soytarılarının yaptığı gibi karşısında onu izleyen seyircilere ve dolayısıyla doğrudan topluma,
bütün rezillikleri ve kendi savaşını bir ‘‘komedi gösterisi’’ üzerinden sunuyor. Bu noktada palyaço
figürümüz Hans yozlaşmış bir toplum için çok fazla karşıt şey temsil ediyor ve içimizden biri
haline geliyor.
Böyle bir toplumda yaşayanların ölü olduğuna,ölülerin ise yaşadığına inanıyor Hans Schnier.
İşte tam da bu yüzden onun için “ölmüş” olan hiçbir şeyi bırakamıyor ve bir teselli arayışına
giriyor onlar aracılığıyla. Marie’nin onu terk etmesi klasik bir aşk acısı çektirmiyor Hans’a, bu aşk
acısı değil, toplumdan yediği son ve belki de en ağır darbe onun için. Marie’yi düşünmekten
kendini alıkoyamıyor Hans çünkü Marie’nin ona toplumun son darbesini indirdiğini biliyor. Marie
aslında bütün bu döngüyü temsil ediyor,özellikle de ana figürle duygusal bağı yüksek seviyede
kurmuş olduğu bir karakter olarak. Marie ile olan ilişkisi,Hans’ın yaşamında bir tür ‘’sığınak’’
gibidir ; onun kaybıyla da Hans bir çeşit duygusal boşluğa düşer ve kendini iyice melankolinin
eline bırakır. Hans’ın bu depresyonu ve melankolisinin tek sebebi Marie’nin ayrılığı değildir. Aynı
zamanda ailesiyle olan kopuk ilişkisi ve toplumun dayattığı ahlaki değerlerle bir türlü uyum
sağlayamaması sonucunda verdiği kavga ve melankolinin peşinden gelen mesleki
başarısızlıklar (işe yarayamamazlık) da onun depresyonunu iyice körükler. Hans,yalnız
bırakılmış bir karakter olarak karşımıza çıkar böylece. Onun yalnızlığı,içsel bir sürgün gibidir.
İnsanların onu bir türlü anlayamadığına inanır,bu da soyutlanma yolculuğunun bitmesine asla
olanak tanımaz.
Böll aynı zamanda çeşitli rahip karakterler üzerinden de kinayeli bir din eleştirisinde bulunuyor,
öyle ki eserin yayınlandığı tarihte Böll ‘din karşıtlığı’ propagandası yapmakla suçlanıyor ve
Katolikler tarafından yapılan bir sürü eleştiriden de nasibini alıyor tabii. Hans’ın zamanında
Marie’nin ısrarıyla gittiği ayinlerden birinde Başrahip’in elinde şarap,diğer elinde purosu,peynir
tabağından atıştırırken ağzını ayırarak beş yüz markla rahat geçinileceği, fakat bin ve iki bin
markın insanı sıkıntılara soktuğunu söylemesi ve ardından da dalga geçerek fakirlerin daha
rahat yaşadığını vurgulaması Böll’ün açık eleştirilerinden bir tanesi. Burjuvaya ve onların
empoze ettiği din anlayışındaki çarpıklık ve ikiyüzlülüğü yerden yere vururken karakterin
toplumda kendine çizdiği aykırı yolun oluşmasını izliyoruz. Aynı zamanda Hans’a gösteri için
istediği parayı ısrarla vermekten kaçınan ve bunun yerine Hristiyan dünyasına bağış yapması
gerektiğini iyice vurgulayan başka bir rahip karakterden de temsil edilmesi gereken fakat etik
olarak uygulayamadıkları kavramlardan biri olan ‘‘cömertlik’’ ve tıpkı Reform dönemindeki gibi
uygulamalı bir ikiyüzlülük içerisinde insanların tamamen kandırılıp sömürüldüğü bir din
anlayışına şahit oluyoruz.
Hans Schnier, bireyin savaş sonrası modern toplumdaki yalnızlığını ve anlam arayışını derin bir
şekilde temsil eden içimizden bir karakterdir. Yaşadığı çelişkiler ve yitirişler içerisinde kaybolmuş
bir ruh olarak, okurda empati yaratır. Romanın sonunda Hans, hem ekonomik hem de mental
olarak en diptetir. Marie’yi geri kazanma umudunun sıfır olduğunu artık kendi de kabullenmiştir
ve ailesi ile çevresinden ona gelen destek de artık sıfırı bulmuştur. Performans yapma şansı
kalmamıştır. Romanın son sahnesinde, Bonn Tren Garı’nın merdivenlerinde oturarak geçen
insanları seyreder ve orada para dilenmeye başlar.
Hans’ın hikayesi açık biter, tam anlamıyla bir sona ulaşmaz. Bu da romanın genel temasına ve
Hans’ın yaşamındaki ve karakterindeki çıkmazlara uygun bir şekilde , okuyucuyu hem
düşünmeye teşvik eder hem de duygusal boşlukta bırakır.
Böll’ün yarattığı karakter sadece ‘trajik’ değil aynı zamanda güçlü de bir eleştirmen eseridir.
Bütün bu belirsizlik ve umutsuzluk,romanın etkisini daha da derinleştirir.
Böll içinde bulunduğu topluma bütün nefretini bize böylece kusmuş oluyor. Kader denilen şey,
mesleğimi ve durumumu anımsatıyor bana, diyor Hans Schnier daha romanın ilk sayfasından.
Bence kapanışa da oldukça yakışacak bir alıntı bu. Kader denilen şey, alın yazısı, içine
sürüklendiği toplum ve hayatının gidişatı, bir palyaço gösterisini anımsatıyor ona. Böll de tıpkı
Hans gibi bütün eleştirilerini onun maskesi altından kitapta oldukça mesafeli ve sade diliyle gene
alttan alta serptiği kinayeli yaklaşımlarla döküyor okuruna,keskin gözlem yeteneğiyle birlikte.
Heinrich Böll’ün eserleri, çağının ötesinde bir ahlaki direnişin hikâyeleridir. 9.30’da Bilardo’daki
kuşak çatışması, Palyaço’daki inançsız toplum eleştirisi, Katharina Blum’da bireyin özel
hayatına yapılan saldırılar, aynı insanlık vicdanının farklı yüzleridir. İlk Yılların Ekmeği ise bu
zincirin erken ama temel halkalarından biridir; Böll’ün insanı merkeze alan yazarlığının özünü
taşır.
Böll, büyük idealler yerine küçük insanın hikayesine eğilir. Çünkü onun dünyasında asıl
kahraman, savaşın gölgesinde bile insan kalmayı başarabilen kişidir. Böll, okuruna bir kez daha
hatırlatır: açlık yalnızca bedensel değildir; sevgi, merhamet ve dürüstlük de insanın ruhunu
besleyen ekmeklerdir.