2022 Nobel Ödüllü Fransız yazar Annie Ernaux’un yazın dünyası üzerine derinlemesine bir inceleme.
‘’Kitap bittiğinde ölebileceğini düşünmeden yazanlara imrenmiyorum.’’ – Annie ERNAUX
Annie Ernaux , 1940 yılında Fransa’nın Normandiya bölgesinde doğmuş , çağdaş Fransız edebiyatının en özgün yazarlarından biridir. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Ernaux , kendi yaşam öyküsünden beslenen eserleriyle , bireysel deneyimi toplumsal hafıza ve biyografik bağlama yerleştiren bir anlatı biçimi geliştirmiştir. Otobiyografi ile kurgunun sınırlarını bulanıklaştıran yalın bir üslubu vardır. Toplumsal sınıf , kadınlık deneyimi , cinsellik , hafıza , zaman ve ölüm gibi temaları , kişisel itirafların samimiyetiyle ama duygusal abartıdan arındırılmış bir dille işler.
YALIN TUTKU
‘’Arzularımın her biri beni , arzumun nesnesine aldatıcı bir şekilde sahip olmaktan her zaman daha fazla zenginleştirmiştir.’’ – Andre GIDE
Yalın Tutku (Passion Simple) isimli kısa eserinde , bir kadının penceresinden kendine özgü sade üslubuyla cinsellik üzerine kurulu ikili bir dinamikte yaşanan içsel hazlara odaklanarak , birlikteliğin getirdiği heyecan ve kadında bıraktığı tutku üzerine , kendi deneyimleri üzerinden oldukça gerçekçi ve tıpkı başlığındaki gibi olağan,yalın bir anlatıyı okuruna sunuyor.
Annie Ernaux , boşandıktan birkaç sene sonra orta yaşlarındayken ‘’A.’’ isimli bir kişiyle tanışıyor. ‘’İlişki’’ temeli kurduğu bu ‘’A.’’ isimli kişi ise evli , 38 yaşlarında , Doğulu olduğu belirtilen fakat başka herhangi bir detayına rastlamadığımız bir diplomat.
Ernaux , geçmişindeki bu adam hakkında bilerek detay vermek istemediğinin altını çiziyor kendi bıraktığı dipnotlarından birinde. Kafka’nın sıkça kullandığı bu ‘’baş harf’’ yöntemi , genellikle okura odaklanılması gerekenin karakterden ziyade olay ve yaşananlar demenin de bir yöntemi olduğundan Ernaux bu niyetini de kitabın son cümlesine kadar koruyor.
1989 ortalarından 1990’a kadar süren duygusal çözümlemelere odaklanan kitapta Ernaux , A.’ya karşı duyduğu bu ‘’yalın tutku’’yu bütün aşamalarıyla sığdırıyor elli sayfanın içerisine. İlk başta kaçınılmaz bir cinsel heyecan gibi gözükse de , Ernaux , A.’dan oldukça hoşlanıyor , onunla olma fikrini kafasında idealize ve romantize edecek kadar derinleştiriyor , gelip geçici gözüken bir heyecan gibi başlayıp en saf ve yoğun halinden tutkuya dönüşmesi ise kendi gündelik,rutin hayatının en büyük mutluluğu oluyor. Ölçülemez ve başına buyruk bir arzu haline geliyor artık bu duygular. Kadın,adam gidince yaşananları düşünerek kendini avutuyor,söylediği sözcükler ve kelimeleri kendi kafasının içerisinde tekrar ederek bir nahoşluk hali içerisinde günlerini geçiriyor. ‘’Eskiden,sınavlara ne kadar ara vermişsem başaramayacağımdan o ölçüde emin olurdum,şimdi de beni telefonla aramadığı günler ne kadar çok sürüp giderse , bırakıldığımdan o ölçüde emin oluyordum.’’
Tutkusu hat safhaya ulaşıp artık saplantıya yol yaptığında aynı ölçüde artan kaygıları ve elindekini kaybedecek olmanın verdiği korkuyla , zaten içte yaşadığı ölçütü olmayan bütün bu süreci , iyice içine kapanarak bir şekilde geçirmenin yolunu arıyor. Kendi dengesini kurabilmek ve bazı şeyleri çözümleyebilmek adına derhal bir yazma eylemine girişiyor. Ernaux, A. ile arasındaki ilişkiyi , birçok kez ‘kaygı ve isteme’ ikileminin birlikteliği bakımından , sınava girecek bir öğrenci stresine benzetiyor. (ki bu bence harika bir benzetme) A. , Ernaux’nun hayatına ‘’düş kurmasını’’ sağlayan ve içini tutkunun saf ateşiyle yaktıran benzersiz bir pencere açıyor. Ernaux , gördüğü ve izlediği şeylerden bambaşka tatlar alıyor artık. Bütün bu duygular için de kendini muazzam derecede şanslı hissediyor.
‘’Dolayısıyla , yaşamı hakkında yazan kişiyi teşhirciye benzetmek yanlış olur , çünkü teşhircinin tek arzusu kendini göstermek ve aynı anda görülmektir.’’ Niyeti sadece yaşamış olduğu ve bu yaşanmışlığını da şimdiye kadarki en büyük lüks olarak gördüğü duygularını ; filtresizce , en şeffaf haliyle aktarmak olan Ernaux , bunu sadece başarmakla kalmıyor , aynı zamanda her bir okuyucusunu kendi iç dünyalarından duygu dünyalarına çıkaran yolculukta bir sorgulamaya sürüklüyor.
Yalın Tutku , kadınlığın , arzunun ve bekleyişin çıplak gerçeklerini seriyor okuruna. Bir kadının ‘’aşkını’’ , arzusunu ve bekleyişi en keskin haliyle yaşadığı bir anlatı. Yazarın yaşadığı yoğun , tek taraflı gibi görünen ama derinlerinde kadınlık deneyiminin en uçlarına dokunan bir anlatı Ernaux’nun kaleminden çıkanlar. Bu ilişki , klasik anlamda , ‘’romantik’’ veya alışılagelmiş bir ‘’aşk hikayesi’’ değil ; tam tersine , iç dünyanın en sade ve en acımasız haliyle açığa çıktığı , en şeffaf haliyle okuruna yazar tarafından altın bir tepside sunulmuş saplantılık hali.
Ernaux’nun anlatımı , her türlü süslemelerden ve mecazlardan arındırılmış , büyük bir titizlikle işlenmiş. Kendi hislerini , beklentilerini ve bedeninin arzulara verdiği tepkileri öylesine doğrudan anlatıyor ki okurken bu açıklığı insanın içine işlemekten alıkoyulamıyor. Yazarın soğukkanlı üslubu,okurun da duygularını ayıklamasına ve kendi deneyimleriyle hesaplaşmasına olanak tanıyor.
Bir kadın olarak bu anlatının içinde kendimi çok sık buldum. Tutkunun tek yönlü gibi göründüğü , ancak özünde karşılıklı bağımlılıklar ve duygusal dengesizliklerle örülü olduğu bir ‘’aşkın’’ içinde kaybolma hali… Ernaux , bekleyişin , bir adamın aramalarına , gelişi ve gidişine bağımlı olmanın , kadınlık deneyiminde nasıl yıkıcı ama aynı zamanda dönüştürücü bir güç olabileceğini gözler önüne seriyor. Onun bu ilişkiye yüklediği anlamlar , benim de hissettiklerimi , ‘’kadın olmanın’’ kaçınılmaz kırılganlıklarını ve arzunun kör edici yanını hatırlatıyor.Bir noktada hepimiz de aynı şeyleri hissediyoruz.
A. karakteri , yani anlatıdaki erkek , her zaman bir varlık olarak tam anlamıyla belirgin işlenmiyor eserde , bir figür olarak var evet lakin özünde bir yansıma , bir yankı gibi bu ‘’A.’’ Asıl mesele , onun varlığının nasıl içselleştirildiği , nasıl bir bekleyişe dönüştüğü. Kadının arzusu , onu şekillendiren , onun zamanını belirleyen ve içini dolduran , gündelik yaşamını bile ele geçiren bir ritüele dönüşüyor adeta. Bu noktada yazarın metni , ‘’kadınlık’’ deneyiminin evrensel bir kesitine dönüşüyor. Çünkü aşkın içinde kaybolmak , özellikle de bir erkeği bekliyor haldeyken , hislerini onun varlığına göre ölçmek , ve tutkunun ölçütlerinin hem en dipte hem de en aşağıda gelgitli bir biçimde hissedeni fırtınalı bir açık denize çekme hali … bunların hepsi çok tanıdık.
Beni en çok etkileyen şey , Ernaux’nun hissettiklerine yönelik acımasız dürüstlüğü. Kendini “küçültmekten” çekindiği ya da tam tersi , ‘’güçlü’’ görünmek için uğraştığı bir anlatıya sığınmaktan kaçınarak , tam anlamıyla bağımlı olduğu bu aşkı tüm çıplaklığıyla aktarıyor. Bu,bir zayıflık gibi görünüyor olsa bile , işin esasında kadının tutku karşısındaki varoluşsal duruşu. Aşkın kadını nasıl şekillendirdiği , ona nasıl bir varlık alanı sunduğu ya da onu nasıl yok ettiği soruları , kitap boyunca okurun da zihninde bir şema oluşturuyor ve yankılanmaya devam ediyor. Bu eseri okurken , aşkın kişisel sınırları nasıl erittiğini de düşündüm. Ernaux’nun anlatısında bu çok belirgin. Adam yokken bile var , hem de her yerde , çünkü onun yokluğu bile kadının zihninde bir mevcudiyet halini alıyor. Ayrıca bu ‘’içselleştirmelerimizin’’ bir kusurdan ve zayıflıktan ziyade , aslında içsel bir lütuf olduğunu da kendisi deneyimini anlatırken bize aktarmaktan çekinmiyor. Bu yüzden de , kendi içselliğine sahip çıkışı , benzer fikirlerde bir kadın olarak beni de güvende hissettiriyor.
‘’ Yaşamdan beklediğimin aksine , yazıdan hiçbir şey beklemediğimi bilerek yazıyorum. Yazının içine ne koyarsanız sadece onu alırsınız. Devam etmek , yazılanları okumaları için başkalarına sunma korkusunu da savuşturmak demektir. Yazma gereksinimi duyduğum sürece bu olasılığı umursamıyordum. Artık bu gereksinimin sonuna geldiğim için , yazılmış sayfalara şaşkınlıkla ve tutkumu yaşarken ya da onu anlatırken – tersine – hiçbir zaman hissetmediğim bir utançla bakıyorum. Bunlar , yayımlanma olasılığı karşısında birbirine yaklaşan yargılar ve ‘’normal’’ değerler. Burada da , karalamalarla dolu , elyazımla yazdığım kağıtların karşısında , bunun özel , önemsiz , neredeyse çocuksu bir şey olduğuna inanabilirim , tıpkı sınıfta defter kaplarının içine yazdığım aşk ilanları ve kimsenin görmeyeceğine inanarak yazılan diğer her şey gibi. Bu metni yazmaya başladığımda onu herkesin bildiği daktilo harfleriyle görünce masumiyetim sona erecek.’’
Aynı zamanda değinmek istediğim başka bir yer daha var : Roland Barthes’ın , Ernaux’nun eserini , Marquise de Sade’den daha müstehcen bulması. Oldukça çarpıcı bir kıyaslama bu , çünkü bilindiği üzere Sade edebiyat tarihindeki en müstehcen ve aşırı noktalardan biri. Barthes’ın neden böyle düşündüğü üzerine biraz düşündüm ve açıkçası buna da değinmenin ‘’gerekli’’ olabileceği kanısına vardım.
Sade’nin eserleri , cinsellikte aşırılıkla ve özellikle de şiddetle doludur. Onun ‘’müstehcenliği’’ , fiziksel eylemlerin en uç halleriyle ilgilidir. Sade , cinsellikle birlikte aynı zamanda ahlaki ve dini sınırları yakma amacı güder. Ernaux ise eserinde tamamen fiziksel eylemleri detaylandırmadan , duygusal ve psikolojik bir ‘’müstehcenlik’’ yaratır. Onun müstehcenliği , anlatımın soğukkanlı doğallığında ve aşkın,arzunun zihinsel işgalindeki çıplak gerçekliğinde yatar.
Barthes büyük ihtimalle müstehcenlik kavramını sadece bedensel bir açıklık olarak değil , içsel bir ifşa olarak nitelendiriyordu. Sade’nin müstehcenliği dışsaldır ; fiziksel tasvirlerle doludur. Oysa Ernaux’nun müstehcenliği , okuru rahatsız eden bir tür ‘’duygusal çıplaklıktır.’’ (Özellikle Ernaux’nun ‘kadınsallık’ üzerine yazdığını ve Barthes’ın da bir ‘erkek’ okuyucu olduğu da düşünülürse.) Yalın Tutku , bir kadının ‘takıntılı’ arzularını , aşkı yaşarken hissettiği zilletle karışık hazzı tamamen filtresiz anlatır. Ernaux’nun anlatımında hiçbir utanma,sakınma ve süsleme yoktur. Bu , okuyucunun doğrudan bir başkasının en mahrem psikolojisine girmesi anlamına gelir ve belki de Barthes için bu bedensel pornografiden bile daha müstehcendir. Nasıl olsa , Ernaux bir nevi de kendi ‘zihinsel esaretini’ anlatmaktadır. Okuyucu , bu aşinalıklardan ötürü kendini kolaylıkla anlatının içinde bulabileceğinden , belki de bundan dolayı bir rahatsızlık da duymaktadır.
Bu açıdan bakıldığında da Barthes’ın yorumu , müstehcenliği yalnızca fiziksel olarak değil , psikolojik ve edebi bir biçim olarak ele aldığını gösteriyor. Çünkü bazen sade ve doğrudan bir itiraf , grotesk bir fanteziden çok daha fazla tedirgin edici olabilir.
Esere dönecek olursak , Ernaux’nun kitabında , yas tutmanın beş aşamasının izleri de görülebiliyor. En son , yasta olduğu dönemlerde , eski acılarının şuanki acısını avutması dileğiyle kürtaj olduğu sokakta gezintiye çıkıyor. Bunu da şöyle ifade ediyor : ‘’Acaba başkalarının da aynı şeyleri yapıp yapmadıklarını veya hissedip hissetmediklerini öğrenmek için mi yoksa onların bu gibi şeyleri hissetmeyi normal bulmaları için mi , ve hatta bir gün , bunları bir yerde okuduklarını unutup bizzat deneyimlemeleri için mi yazıyorum diye soruyorum kendime.’’
Ernaux’nun yaşadığı bu ‘’acı dindirme’’ mekanizması , şahsen benim de çok yaşadığım bir şey. Çok üzüldüğüm dönemlerde , geçmişteki bazı anıların yanına gidip bağdaş kurup oturuyorum ve uzun bir süre orada kalıyorum. Annie Ernaux’nun bütün içselliğini , olduğu içtenliğinde , sade ve kendi samimiyetinde özgün ifade edişi , ki özellikle ‘’tabu yıkan’’ (gerek kürtaj hisleri,gerek cinsel arzuları) konuları da merkeze aldığını düşünürsek , çağdaş edebiyat için oldukça değerli ve Nobel ödülüne layık görülmesi de en azından kanımca , oldukça isabetli ve anlaşılabilir.
Kabulleniş aşamasında ise , eserini şu cümlelerle bitiriyor Ernaux , ve tutkusunun bir zayıflık değil , kendi iradesinde benliğine benlik katan , aslında ne kadar ‘’kutsal’’ bir deneyim olduğunu gözler önüne seriyor. A.’ya olan hislerini bir esere dökmeyi , yapılan bir bağışı geri ödemeye benzetiyor. ‘’Çocukken benim için lüks , kürk mantolar , uzun elbiseler ve deniz kıyısındaki villalardı. Daha sonra,bunun entelektüel bir yaşam sürmek olduğuna inandım. Şimdi bana öyle geliyor ki lüks aynı zamanda,bir erkeğe ya da bir kadına olan tutkuyu yaşayabilmektir.’’
Tutkunun kutsallığı da burada devreye giriyor, Ernaux’nun son cümlelerinde. Ne de olsa , çoğu insan , hayatlarında bu tarz yakınlıkları bir kez bile yaşamadan bitirmekte ömürlerini : Sevgilerini sevmeden,bir insanın kalp atışlarında kendi varoluşuyla birleşmeden , özlemlerini özlemeden.
Bu eser , bir aşk hikayesinden çok daha fazlası zaten. Bir kadının,arzunun ve tutkunun gücüne teslim olmasının hikayesi. Ernaux , kadınlığın en kırılgan , en çırılçıplak halini kelimelere döküyor ve bunu yaparken bizi de kendimizle yüzleştiriyor. Yalın Tutku , aşkı yaşamanın değil , aşk tarafından yaşanmanın , onun tarafından ele geçirilmenin ve sonunda onunla dönüşmenin hikayesi. Ve belki de kadın olmanın ve tutkuyla edilen dansların da en keskin hali…
Ernaux’nun en sevdiğim cümleleriyle bitirmek istiyorum bu yazımı. Onun hakkında kendi içimden geçenleri olabildiğince bu yazıya dökmeye çalıştım , ama eminim ki aşağıya bırakacağım alıntıda yazdıklarımın , yazarın tutkusallığının , somut birleşimini de bulabileceksiniz.
‘’Ancak yazmaya başladığımda amacım bir film seçiminden bir ruj seçimine kadar , her şeyin aynı yönde ilerlediği o zamanda kalmaktı. İlk satırlardan başlayarak , iradem dışında kullandığım bir sürenin , ‘’O zamanda hayat daha güzeldi’’ cümlesinin , sonsuz bir yinelemenin zamanıydı. Aynı zamanda önceden beklemenin , telefonların , randevuların yerini alan bir acı üretiyordu. Şimdi bile ilk birkaç sayfayı yeniden okumak , evimdeyken üzerine geçirdiği ve giderken çıkardığı o bornoza bakıp dokunmanın verdiği acıyla aynı türden bir acı. Fark : Bu sayfalar benim için , belki başkaları için her zaman bir anlam ifade edecek , oysa bornoz – şimdi sadece benim için anlamı var – bir gün artık bana hiçbir şey anımsatmayacak ve onu eski eşya torbasına koyacağım. Bunu not etmekle , herhalde bornozu da saklamaya çalışıyorum.’’
BİR HAYAT VE BİR ÖLÜM : OLAY
”Üniversite yurdunun tuvaletinde , aynı anda hem bir hayat hem de bir ölüm doğurmuştum.
İlk defa kendimi nesillerin içinden geçtiği bir kadınlar zincirinin parçası hissettim.” – Annie Ernaux, Olay
Annie Ernaux’nun Olay (L’evenement,2000) adlı anlatısı , 1960’lar Fransa’sında illegal bir kürtaj deneyimini merkeze alarak , yalnızca bireysel bir travmayı değil ; kadın bedeninin tarihsel olarak nasıl kontrol altına alındığını , suskunluğa mahkum edildiğini ve sonunda nasıl yazıya dönüştüğünü gözler önüne serer. Ernaux, kendi yaşadığı kürtaj sürecini otobiyografik bir dürüstlükle yeniden kurgularken , kadınların doğurganlık , utanç ve toplumdan dışlanma ekseninde maruz bırakıldıkları sistematik baskıyı da ifşa eder.
Ernaux’nun anlatısında beden yalnızca biyolojik gerçeklik değil , aynı zamanda tarihsel , kültürel ve politik bir metin olarak işlev görür. Kürtaj yasa dışı olduğu için anlatıcının bedeni suç mahalli haline gelir. Ancak bu suç , özneye değil bedenine yüklenmiştir. Toplumun ahlaki normlarına göre , bir kadın kendi bedeni üzerinde söz sahibi ”olamaz”, bundan alıkonmuştur. Bu bağlamda Olay eseri , Judith Butler‘ın toplumsal cinsiyet kuramında vurguladığı ”bedenin kamusallaştırılması” kavramına somut bir örnek sunar : Kadının özel olanı ; rahmi , arzusu , düşüğü , kamusal bir cezaya dönüşür.
‘Yasa her yerdeydi. Ajandamdaki örtük ve imali anlatımlarda , zoraki denen evliliklerde , Cherbourg Şemsiyeleri filminde , kürtaj yaptıranların utancında ve diğerlerinin ayıplamasında. Ve her zaman olduğu gibi , kürtajın yanlış olduğu için mi yasak , yoksa yasak olduğu için mi yanlış olduğunu belirlemek imkansızdı. İnsanlar yasalara göre yargılanıyor , ama yasalar yargılanmıyordu.’
Olay , yalnızca bir kürtaj hikayesi değildir. Bu metin , Fransız edebiyatında kadın bedeninin suskunluğuna bir çentik daha atmak , kadının kendini anlatma hakkını kendi bedeninden başlayarak geri alma çabasıdır. Sade dilinde derin bir öfke taşır yazar : feminist öfke.
Metindeki kürtaj sahnesi , yalnızca biyolojik bir eylem değil , anlatıcının benliğinden bir parçayı kaybettiği , zamana ve belleğe gömdüğü bir kırılmadır.
”AYNI ANDA HEM BİR HAYAT HEM DE BİR ÖLÜM”
Bu cümledeki çarpıcılık , kadın bedeninin tarih boyunca hem yaratıcı hem de yıkıcı güç olarak konumlandırılmasından ileri gelmektedir. Kadın , doğurandır; ama doğurmamayı seçtiğinde o kutsallıktan düşmüş olur , toplumun gözünde yaşamı reddeden , neredeyse ”öldüren” haline gelir. Annie Ernaux , bu çelişkiyi tek bir bedende barındırarak bize kadının tarih boyunca nasıl bir ikilemin içine sıkıştırıldığını gösterir. Bu olayda yalnızca bedensel değil , varoluşsal bir sınırdan geçer yazar. Ernaux , bu cümleleriyle bir toplumun ikiyüzlülüğünü , kadının yalnızlaştırılmış tecrübesini ve bedeni üzerindeki hakların erkeklerce şekillendirilmiş yasalarla nasıl gasp edildiğini de doğurur. Bu doğum da, anneliğin değil , aksine özgürlüğün sancılarıyla gerçekleşir.
Bu kısım , aynı zamanda kadının ilk kez kendi bedenine – ve elbette , bununla beraber bedeninin tarihine – dışarıdan bakmaya başladığı ‘’o’’ andır. ‘İçimdeki annemi o anda öldürdüm,‘ der Ernaux. İlk kez ”nesillerin içinden geçtiği bir kadınlar zincirinin parçası” olduğunu fark eder. Yani yaşadığı olay , kişisel olmaktan çıkar ve kolektif kadınlık deneyiminin bir halkasına dönüşür. Bu , ”anne soyundan gelen kadın bilincinin uyanışı”dır.
Ernaux’nun anlatısında en etkileyici temalardan biri , kadınların birbirlerine aktarmaya çalıştığı görünmez bilgi ve dayanışma zinciridir. Yasaklı,gizli ve utanç verici addedilen bu bilgi , Ernaux ”korktuğunu” dışarıya sesli ifade ettikçe , kadınlar arasında fısıltıyla dolaşır. Ernaux’nun Katolik arkadaşının , düşüğündeki tek şahidi olması ilginç detaylardan biridir. Kürtajını yapan kadının ise gözle görülür bir dayanışma göstermeksizin sadece maddi kazancının derdinde olması da. Modern çağın ortasında , kadınlar hala Orta Çağ’ın gölgelerinde yaşıyor gibidir.
Fakat Ernaux’nun Olay’ı bu zinciri görünür kılar. Yazmak , bir başkaldırıdır. Ernaux , kendi anlatılarında benimsediği gibi , kendi belleği için yazar. Kitapta da bu görüşlerine yer verir : ‘Ama bu olay üzerine hiçbir şey yazmadan ölüp gidebileceğim de geçiyordu aklımdan. Asıl hata işte bu olurdu…. / Yaşadıklarım , onlarla hesaplaşabilmem , onları açıklayıp anlatmam için başıma geldi. Ve belki de hayatımın gerçek amacı sadece şudur : Bedenimin , hislerimin ve düşüncelerimin yazıya dönüşmesi , yani kavranabilir ve genel bir şeye dönüşmesi , varlığımın başkalarının zihninde ve hayatlarında tamamen erimesi.’
Bir başka kadın yazar Susan Sontag da aynı şekilde , yazmanın başına gelenlere tanıklık etmek olduğunu düşünür. Bu tanıklık sayesinde Ernaux , yalnızlığını bir şekilde aşar. Kendi bedenine ve geçmişine yönelttiği bu dürüst bakış , okuyucusu olan başka kadınlara da kendi bedenleriyle yüzleşme cesareti verir. Aslında Ernaux’nun , Olay da merkezde olmak üzere , bütün anlatıları , kadın okuyucuları için birer yansıma niteliğindedir.
‘Böyle bir anlatı kızgınlık veya tiksinti uyandırabilir , münasebetsizlikle suçlanabilir. Her ne olursa olsun , bir şeyi yaşamış olmak , kişiye onu yazmak için ebediyen geçerli bir hak verir. Yüksek hakikat,düşük hakikat diye bir şey yoktur. Ve eğer bu deneyimle kurduğum ilişkimin izini sonuna kadar sürmezsem , kadınların gerçekliğinin karartılmasına katkıda bulunmuş , yeryüzündeki erkek egemenliğinin safında yer almış olurum.’
Ernaux’nun anlatım tarzı son derece yalın , hatta neredeyse nötrdür. Bu kasıtlı bir tercihtir , aşırı duygusallıktan arınmış bir dille , kadının yaşadığı olayı abartısız ama daha etkili bir biçimde sunar. Roland Barthes’ın ”yazarın ölümü” kavramını tersyüz ederek , Olay’da yazar yaşamaktadır – hem de en çıplak haliyle.
Bu noktada ”kadınsı yazı” kuramı devreye girer. Kuramı ortaya atan Helene Cixous , kadınların kendi bedenlerini ve deneyimlerini yazıya dökerek ataerkil dilin sınırlarını kırabileceklerini savunur . Olay , tam da bu yazı biçiminin örneğidir : Bedenin inkar edildiği yerde yazı devreye girer , hatırlatır ve iyileştirir.
Ernaux’nun Olay’ı , kişisel bir deneyimi politik bir anlatıya dönüştürür. Kürtaj hakkı hala dünya genelinde tartışmalı bir mesele iken , bu kitap yalnızca geçmişi değil , bugünü de konuşmaya zorlar. Türkiye’de , Polonya’da , ABD’nin bazı eyaletlerinde kadınlar hala kendi bedenleri hakkında karar verme hakkından mahrum bırakılırken , Olay , sessiz kalmamanın , tanıklık etmenin ve anlatmanın ne kadar yaşamsal olduğunu haykırıyor.
Ernaux , kürtaj yaptıracağı eve yürürken sokakta şarkılarını duyduğu kadın Soeur Sourire üzerine yazdığı bu kısımda , ortak hafızamızı kuvvetlendiriyor : ‘Soeur Sourire de ölü ya da diri , gerçek ya da değil , bütün farklılıklara rağmen kendime yakın hissettiğim ama hiç karşılaşmadığım kadınlardan. Bu kadınlar içimde görünmez bir zincir oluşturuyor , sanatçılar , yazarlar , roman kahramanları ve çocukluğumdaki kadınların hepsi aynı gemide. Kendi tarihimin onlarda saklı olduğunu hissediyorum.’
Ernaux’nun kalbinden geçen duyguların ağırlığını ve Olay’ı yazarken hissettiği öfkeyi , kırılganlığı ve bağlılığı hissedebiliyorum. Tıpkı Ernaux’nun Olay eseri üzerine yazdığım bu yazıyla da , onunla aynı zincirin bir halkası olduğumu da… Bu kitap , yalnızca Annie Ernaux’nun değil ; konuşamayan , yazamayan , ismi bilinmeyen milyonlarca kadının ortak belleğidir.
BİR KADIN & BABAMIN YERİ
Annie Ernaux’nun bellek üzerine yazdığı biyografik iki eser Bir Kadın (Une Femme) ve Babamın Yeri (La Place) , birbirine hem yapısal hem de duygusal olarak derin bağlarla bağlıdır. Ernaux’nun hayatındaki iki temel figürü – annesini ve babasını- ölümlerinden sonra yazıya dökerek onlara hafızadan yazıya yer açtığı , aynı zamanda kendi sınıf geçişiyle gelen içsel bölünmeyi ve utancı edebi bir dürüstlükle açığa vurduğu metinlerdir bu iki eser.
Her iki eserde de Ernaux , ebeveynlerine duyduğu sevgiyi açıkça dile getirmez , ama bu , sevgisizlikten değil , duyguların ifadesine mesafeli bir kuşaktan gelen ebeveynlerine karşı duyduğu içsel sadakatin , edebi üsluba da yansımasından dolayıdır. Ernaux’nun yazınları , aşırı duygusallıktan arındırılmış ve objektif bir bakışla ele alınılmış gibi görünse de , alt metinlerinde taşan bir geri dönüşsüzlük , hatta bir ”geç kalmışlık” hissi dolaşır. Özellikle annesinin ölümünden sonra kaleme alınan Bir Kadın , yasın ağır , inkarcı ve parçalı doğasını soğukkanlı ama insanın içine işleyen , keskin bir dille işler.
Bir Kadın eserinde Ernaux’nun annesi , işçi sınıfı bir ailenin fabrikada çalışan , hayatını ve özgürlüğünü çevresindekilerin ne dediğini umursamadan kazanmaya çalışan ve başarılı olan bir kadın. Ernaux , annesinin kendisini geleneksel bir işçi aile çocuğu gibi göstermemek için kültürel anlamda çok uğraştığını , bu yüzden zaman zaman bu entellektüel özentiliği komik de gelse annesiyle yetişkin hayatında bile sohbet edebildiğini belirtiyor. Annesi , nispeten daha ”kapalı” bir ailede geleneksel değerlerle örtülü olduğundan , kızı ergenliğe girdiğinde ona karşı daha tutucu davranıyor , böyle olduğunda Ernaux zaman zaman annesinden ne kadar nefret etmiş olduğunu belirtiyor , fakat annesinin hayatında hayranlık beslediği tek kadın olduğunu da sürekli dile getiriyor. ”Birbirimizle yeniden sinirli,sürekli sitemden oluşan özel bir tonda konuşmaya başlamıştık,bu da yanlış bir şekilde insanlara tartışıp durduğumuzu düşündürüyordu. Bir anne ile kızı arasındaki bu tonu hangi dilde olursa olsun tanırdım.” Ernaux , bütün zıt duyguları ve uçlarını yazımındaki sadeliği ve içtenliğiyle öyle güzel birleştiriyor ki , bütün coğrafyalardaki kız evlatlar bunu rahatlıkla benimseyebiliyor, kendi hikayelerini okuyor. Ernaux , kendi sesini yazıya dökerek yükselttiğinde herhangi bir toplumda onu okuyan kadınlar kendilerini bu eserinde de anlaşılmış hissediyor.
”Kızımın mutlu olması için her şeyi yaptım,ama o böyle yaptığım için daha mutlu olmadı.’‘ Ernaux’nun annesinin sarf ettiği bu cümle , dünyanın neresinde olursa olsun bütün anne-kız ilişkilerine dokunabilecek güçte , şüphesiz kitabın en kırılgan satırı.
”Baskıcı bir çevrede doğan ve bu çevreden çıkmak isteyen annemin tarihin bir parçası olması gerekiyordu ki dahil olmamı istediği , kelimeler ve fikirlerle yönetilen dünyada kendimi daha az yalnız , daha az yapay hissedebileyim. Artık sesini duymayacağım. Olduğum kadını,bir zamanlar olduğum çocukla bir araya getiren onun sesi , sözleri , elleri , tavırları , gülüşü ve yürüyüşüydü. Geldiğim dünyayla aramdaki son bağ da koptu.”
Bu sözler , yalnızca bir annenin kaybına değil , aynı zamanda bir kimliğin ve köklerin kaybına da işaret ediyor. Kendi anneme duyduğum derin bağlılık nedeniyle , bu satırlardaki kırılganlığı ve boşluk duygusunu daha derinden hissediyorum. Annenin varlığı , kelimelerle ifade edilemeyecek şekilde hem geçmişle hem de kendimizle kurduğumuz bağın temelidir. Onun yok oluşu da yalnızca bir insanın fiziksel olarak ölümü değil , aynı zamanda bir dünyanın sessiz ölümü gibidir.
Babamın Yeri eserinde baba karakteri daha mesafeli yazılıyor , Ernaux babasıyla küçüklüğünde eğlendiğini fakat büyüyüp evden ayrıldığında , özellikle de üniversiteye gidip ”sınıf atladığında” , babasıyla arasına örülmüş olan duvarın farkında. Babası hastalıktan vefat ettiğinde Ernaux , ” Hiçbir zaman gideceğini düşünmemiştik , bize öyle geliyordu ki gene kalkıp hayatına devam edecekti.” diyerek , bu sefer de yas tutmuş herkesin son evrelerde muhakkak geçirmiş olduğu ”reddediş” faslına değiniyor.
Annie Ernaux , işçi sınıfından küçük burjuvalığa geçmiş bir yaşam süren ailesinden eğitim sebebiyle uzaklaşır. Kendi gerçekleştirdiği sınıf geçişi de onun hayatının en keskin kırılmasıdır ve ebeveynleriyle arasındaki mesafeyi ister istemez açar. Babamın Yeri , tam anlamıyla bu yabancılaşmanın belgesidir. Baba figürü üzerinden , işçi sınıfı değerlerinin yazı diliyle nasıl çatıştığını görürüz.
Bir Kadın ise annenin daha atak ve daha yaşam dolu yönlerini anlatsa da , sonunda aynı sınıfsal uzaklaşmanın annenin ölümüne doğru oluşan boşlukta daha da büyüdüğünü vurgular.
Ernaux’nun yaşamı boyunca taşıdığı en derin yüklerinden biri de bu olsa gerek : Sevdiklerinden uzaklaşmak pahasına bu yazınsal dünyada kaybolmak. Bu yazarlık , aynı zamanda onları da yazıya geçirerek bir anlamda sonsuzlaştırmaktadır ama bu ölümsüzlük , hayatta kaldıklarında onlarla yaşayamamanın suçluluğuyla da lekelenmiştir.
”En doğru şekilde yazmayı umduğum şey kuşkusuz aile ile toplumsalın , mit ile tarihin kesiştiği noktada yer alıyor.Yapmayı düşündüğüm şey edebi nitelikte ; çünkü anneme dair ancak kelimelerle ulaşılabilecek bir gerçeği arıyorum (Yani ne fotoğraflar ne anılarım ne aile tanıklıkları bana bu gerçeği verebilir.) Ama bir bakıma,yine de edebiyatın biraz gerisinde kalmak istiyorum.”
Her iki kitap da kısa , adeta fragmanlar halinde ilerleyen , otobiyografik yazınlardır. Ernaux’nun belgeleme tarzı burada doruğa çıkar çünkü yazıları hem süslemesizdir , hem betimlemek yerine tanıklığı içerir , hem de bir anlatıcı olarak kendisini geri plana çeker ve o mesafeden odağı ebeveynlerinde tutar.
Bu mesafe özellikle Babamın Yeri’nde çok belirgindir ; neredeyse sosyolojik bir metin gibi yazılmıştır ama anne hakkında olan Bir Kadın‘da görürüz ki bu anlatım yer yer kırılır,özellikle annenin hastane yatağındaki görüntüsünde ya da geçmişe dair anı kırıntılarında bastırılmış duygular sızar çatlaklardan. Her iki metin de kayıpların ardından yazıldığı için hafızanın yapay ve kırılgan doğasıyla da yüzleşiriz.
Annie Ernaux için bu iki kitap , yazının aynı zamanda bir ‘mezar taşı’ işlevi gördüğünün de itirafıdır. Onlara hayattayken ifade edemediği her şeyi yazının sessizliğinde canlı tutar.
Sonuç olarak ikisinin de ana teması kayıptır. Annede duygusal ton sıcak , içe dönük ve yer yer sarsıcı olsa da babada gözlemci,dingin ve mesafeli yaklaşımını daha da korur. Sınıf vurguları belirgindir : anne dirençli,yükselme çabası içinde geçmişiyle savaşmış bir figürken babada kendi sessizliğindeki erkeğin sınıf içi gururunu gözlemleriz. Bellekler ve yas aşaması Babamın Yeri‘nde daha nettir ama bellek boşluklarının kendini gösterdiği , dışsal,kabullenicidir ; anlatım ise nötr.
Ernaux , Babamın Yeri eserinin ilk sayfasına Jean Genet’nin şu cümlesini iliştirir : ”Yazmak,ihanet edenin son çaresidir.” Eserde ise , ”Artık babamın benim için yapacağı hiçbir şey kalmadığını düşünüyordum…
Belki de birbirimize söyleyecek hiçbir şeyimiz kalmadığı için yazıyorum.” diyerek yazarak babasıyla arasındaki o görünmez,çatlak köprüyü tekrar kurmaya çalıştığını belirtir.
Bir Kadın’da ise bellek kırılgan ve parçalı , yas süreci daha derin ve içsel , anlatımda ise melankoli zaman zaman öne geçer , belleğin ve kırılgan kalbin bıraktığı hafif çatlaklardan sızar. ”Bana gerçeği yansıtma yolundaymış gibi görünen bu yazma biçimi,daha nesnel bir yaklaşım inşa ederek bireysel belleğin yalnızlığından ve karanlığından çıkmama yardımcı oluyor. Ama içimde bir şeyin direndiğini,annemi bir açıklama aramaksızın tamamen duygusal imgelerle – sevgi ya da gözyaşıyla – hatırlamamı istediğini hissediyorum.” Annesinin almaktan çok herkese vermeyi sevdiğini,yazmanın da bir verme biçimi olduğunu söyler Ernaux kitabın son sayfasında.
Ernaux , kendini yazmak için anne ve babasını yazmak zorundadır , yani bu iki eser de hayatın ve döngünün birer parçalarıdır esasında. Çünkü Ernaux’nun kimliğinin temel parçaları da annesi ve babasıdır. Yalnız yazı tamamlandığında , artık bu kimlikten de , onların etkisinden de özgürleşebilecektir. (”Annemin beni doğurduğu gibi onu doğuruyorum” , der eserde) İşte bu da Ernaux’nun diğer tüm eserlerinde belirttiğig ibi naçizane yazma sebebidir. Annie Ernaux’nun yazın dünyası , onun katarsisidir. Ernaux’yu okurken kafamda beliren soruyu size yöneltmek istiyorum : Bir insanın hikayesi,yazıya dökülmeden tamamlanmış sayılabilir mi? Benim için cevap belli. Bu yüzden Ernaux’yu kendime bu kadar yakın hissediyor , hissettiğim her şeyi de aynen yazmak istiyorum.
SENELER & BOŞ DOLAPLAR : BELLEĞİN POLİTİKASI
: ‘’Artık asla olmayacağımız zamandan bir şey kurtarmak…’’
Annie Ernaux’nun yazarlığı , bireysel hafızanın derinliklerinden kolektif bilincin büyük yapbozuna uzanan eşsiz bir yönelim oluşturur. Bu yapboz , bireysel deneyimin sınırlarını aşarak tarihsel , toplumsal ve sınıfsal katmanlarda yankılanır. ‘’Boş Dolaplar’’ (Les armoires vides) ve ‘’Seneler’’ (Les Annees) , bu bağlamda, hem içerik hem biçim düzeyinde Ernaux’nun edebi ve düşünsel yolculuğunun iki ayrı durağı gibi görünse de, aslında birbirini tamamlayan, aynı kökün farklı dallarına açılan metinlerdir. Her ikisi de yazarın yaşamının farklı dönemlerine ayna tutarken, aynı zamanda Fransız toplumunun dönüşümünü, kadının konumunu ve belleğin parçalı doğasını gözler önüne serer.
Boş Dolaplar , yazarın ilk romanı olmakla beraber otobiyografik anlatısının gene öne çıktığı önemli yapıtlarından biridir. Roman , genç bir kadının – kurgudaki adı Denise Lesur – kürtaj yaptırmayı düşündüğü dönem duyduğu yalnızlık ve ‘’utanç’’la birlikte saatler boyu zihninden geçen anılarıyla örülüdür,yazarken zamanda yolculuğa çıkar Ernaux. Bu anılar; işçi sınıfından gelen bir genç kızın , burjuva normlarına dahil olmaya çalışırken yaşadığı yabancılaşmayı, ailesinden kopuşu, öğrenimle birlikte gelen sınıf atlama çabasını, ayıplanan fakat kendisinin büyük bir merak ve arzu duyduğu cinselliğe ve kadın bedenine dair suçluluk duygularını içerir. Toplumsal utanç, aidiyet çatışması ve kadın olmanın yükü bu sade ama yoğun romanda bütün çıplaklığıyla hissedilir.
“Seneler“ ise Ernaux’nun en çok ses getiren, en kolektif ama aynı zamanda en mahrem metinlerinden biridir. Yazar bu kez kendi yaşamını anlatırken “ben” zamirini terk eder, yerini “biz”e bırakır. Bellek bu romanda yalnızca bireyin değil, bütün bir kuşağın, ülkenin ve sınıfın belleğidir. Fotoğraflar, reklamlar, haberler, gündelik dil, tüketim alışkanlıkları gibi izlekler aracılığıyla hem Fransa’nın dönüşümünü hem de bu dönüşüm içinde yer alan bir kadının zamanla ilişkisini anlatır. ‘’Geçmişe ait ufacık an büyüyor,genişliyor ve bir ya da birkaç yılın hem hareket halinde hem de yekpare tonlar taşıyan ufkuna açılıyor. Böylelikle derin,adeta başını döndüren bir memnuniyetle,tek başına bir görüntünün , kişisel hatıranın uyandıramayacağı bir hisse , bilincini , bütün varlığını kavrayan bir tür engin, kolektif hisse ulaşıyor.’’
“Boş Dolaplar” ile “Seneler” arasında, biçimsel olarak belirgin bir fark vardır: İlki bir iç monolog gibiyken, diğeri kolektif bir bellek arşividir, ancak bu fark, aralarındaki bağın üstünü örtmez. Aksine, bu iki metin bir bakıma aynı anlatıcının, farklı yaşlarda ve farklı yüklerle konuşan iki sesi gibidir. “Boş Dolaplar”da Denise Lesur’un sesi öfkelidir, bastırılmıştır, içinde bulunduğu sınıfa ve burjuvaziye karşı kırılgan ama keskin bir öfke taşır. Toplumsal hareketlilik imkanı sunan eğitimin içinde bile, o sınıfa ait olmadığını derinden hisseder. “Seneler”de ise bu öfke yerini daha dingin bir mesafeye bırakır; ama bu mesafe duygusuzluk değil, büyüyen ve bilinci gelişen Ernaux’dan olgunlaşmış bir farkındalıktır. İki metinde de kadın bedenine ve toplumun bu bedeni nasıl şekillendirdiğine dair ortak paydalar vardır. “Boş Dolaplar”daki kürtaj deneyimi, sadece kişisel bir travma değil, aynı zamanda dönemin yasaları ve ahlaki normlarıyla şekillenmiş bir kolektif utancın yansımasıdır. “Seneler”de ise kadın bedeni doğumlar, hastalıklar, yaşlanma ve arzularla birlikte zamanın yıkıcı etkisine maruz kalır. Ama artık bu beden sadece mahrem değildir; kamusaldır, politikadır.
Ernaux’nun belki de en sarsıcı yaptığı şey, utancı yazının merkezine almasıdır. “Boş Dolaplar”da bu utanç, hem sınıf kaynaklıdır hem de cinsiyetle katmerlenir. Genç Denise, annesinin konuşmasından utanır, babasının mesleğinden utanır, yemek yeme biçiminden, evlerinin kokusundan, geçmişinden utanır. Üniversiteye girdiğinde, dilin bile sınıfsal bir belirteç olduğunu fark eder , kelimeleri telaffuz ediş biçimi bile onun “oraya ait olmadığını” bağırır.
“Seneler”de bu utanç yerini, yer yer bir melankoliye, yer yer bir sınıfsal aydınlanmaya bırakır. Artık sadece kişisel değil; tarihsel ve kolektif bir utançtır söz konusu olan. Tüketim kültürünün yükselişiyle birlikte sınıfsal sınırlar daha geçirgen hale gelir, ama görünmez duvarlar hala yerindedir. Ernaux bu noktada sadece kendi geçmişini değil, bütün bir toplumun bastırdığı hafızayı taşır kelimeleriyle. Dolayısıyla “Seneler”, yalnızca kişisel bir zaman yolculuğu değil, aynı zamanda Fransa’nın bir yüzyıllık aynasıdır.
Her iki eser de belleğe dair sorular sorar: Hatırlamak, bir direniş biçimi midir? Yoksa unutmamak için yazmak mı gerekir? “Boş Dolaplar”da Denise, geçmişiyle hesaplaşırken hatırlamanın yükü altında ezilir. Hafıza, onu özgürleştirmez; tam tersine, bedene saplanmış bir kıymık gibi acıtır. “Seneler”de ise hafıza, kişisel olanın ötesine taşarak bir tür tanıklığa dönüşür. Ernaux, “biz” dilini kullanarak sadece kendi deneyimini değil, bütün bir kuşağın duyumsama biçimlerini kayda geçirir. Bu bir nevi yazılı kolektif bilinçtir. ‘’Geçmiş günleri anlatma sırası şimdi de ona gelmiş de anlatıyor gibi , bir tür gayrişahsi otobiyografi olarak gördüğü bu anlatıda , tek bir birinci tekil şahıs , ‘’ben’’ olmayacak , sadece belirsiz özne ve ‘’biz.’’ ‘
“Boş Dolaplar” ile “Seneler”, Annie Ernaux’nun yazarlığını tek bir çizgide değil, çok katmanlı bir yapıda düşünmemiz gerektiğini hatırlatır. Birinde bireysel kırılmalar, diğerinde toplumsal dönüşümler öne çıkar; ama her ikisinde de kadınlık, bellek, sınıf ve zaman ortak zeminlerdir. Ernaux için yazmak, geçmişiyle yüzleşmenin, onu hem yargılamanın hem de onurlandırmanın bir yoludur. Bu iki metin arasında geçen onlarca yıl, aslında bir yazarın ve bir toplumun büyüme sancılarıyla doludur.
Ernaux, kişisel olanın politik olduğunu yalnızca iddia etmez — onu yazarak görünür kılar. Ve belki de en çarpıcı olan şudur: En içe dönük, en bireysel anlarda bile bizi kolektif olana bağlayan görünmez bir damar vardır. “Boş Dolaplar” ile “Seneler”, işte o damarı açığa çıkaran iki güçlü kesittir. ‘’Büyülü bir şekilde gelen ilhamla belirecek kelimelerle gün yüzüne çıkarılacak , tanımlanamaz bir dünya yoktu , dolayısıyla yazacaksa , onu isyan ettiren şeye karşı eyleme geçmek için güvendiği tek araç olan dille , herkesin dili olan , kendi diliyle yazacaktı. Demek ki yazılacak kitap , bir mücadele aracı rolü üstlenecekti. Bu gayeden hiç vazgeçmedi ama şimdi her şeyden çok istediği , artık bir daha göremeyeceğimiz yüzlere vuran ışığı yakalamak , yok olmuş yiyeceklerle dolu sofralara vuran , çocukluğunun pazar anlatılarında orada olan , yaşanmış şeylerin üzerine her daim vurmaya devam eden o ışığı , o kadim ışığı yakalamak. Kurtarmak’’
KIZIN HİKAYESİ
Annie Ernaux’nun eseri Kızın Hikayesi (Memoire de fille) , Ernaux’nun 18 yaşında , ilk defa içinde büyüdüğü küçük işçi çevreden uzaklaşarak tek başına gittiği bir eğitmenlik kampında başına gelenleri ; ilk aşkını,ilk özgürlük ve cinsel deneyimlerini anlatıyor. Eser , Ernaux’nun tüm yazınlarında olduğu gibi , yalnızca bir bireyin , Annie Duchesne’in , gençlik deneyimlerini anlatmakla kalmıyor ; aynı zamanda bir kuşağın , bir toplumun ve toplumun toplumsal cinsiyet düzeninin kolektif belleğini kayda geçiriyor. Onu okurken , bir genç kızın kendi arzularıyla , toplumun dikte ettiği roller arasındaki uçurumda sıkışıp kalışına tanık oluyoruz. Ernaux’nun yalın ama keskin dili , okuyucuyu kendi gençliğine , utançlarına , arzularına ve eksikliklerine döndürüyor. Bu nedenle bu eser yalnızca Ernaux’ya değil , kolektif belleğin mucizevi aktarımı sayesinde okuyan herkese dokunan bir metin.
Eserde Ernaux gittiği kampta etkilendiği bir eğitmenle geçirdiği ilk geceden sonra ona duyduğu aşkı kaleme alıyor,daha doğrusu 1958 yılındaki olay bu. Eğitmen,kendisini ilk geceden sonra önemsemiyor,hatta arkadaşlarıyla birlikte Ernaux ile dalga geçmeye başlıyorlar. Bu dalgalar ve şakalar da oldukça ofansif : Ernaux’nun ekonomik düzeyinden , bu kadar aptal bir kız nasıl sınıf birincisiymişe kadar , sonra daha da çirkinleşerek kamptaki eğitmenle birlikte olduğu için onu cinsel yolla ‘’teşhir’’ etmeye çalışarak. Ernaux , 1958 yazı geçtikten sonra , kendisi parlak ve yüksekokullu bir öğrenciyken bile kampa eğitmen olarak alınmamasından , İngiltere’de , genç kızken özendiği bambaşka ekonomik koşullarda yaşayan bir ailenin yanına kalmaya gidişinden , kendi akranı kız arkadaşlarının Annie’nin yaşadığı deneyimleri ‘’toplumsal baskılar’’ üzerinden yaşayamamış olmasından dolayı çevresinde hissettiği ötekilik ve yabancılıktan , öğretmen okulundaki berbat deneyimlerinden ve oradan ayrılıp sonunda kendi yolunu bulma cesaretinden bahsediyor. Ernaux , genç kızken safça düş dünyasını etrafında şekillendirdiği eğitmene,kendisine ve derslerine odaklandığı , sürekli okuduğu dönemlerde fikir olarak ne kadar uzak oluşuyla da güzel bir paralellik çiziyor. ‘’Yaptığınız her şey , kendinize gizliden gizliye atadığınız Efendi içindir. Ancak , kendi değerinizi yükseltmek için çalıştıkça , farkına varmadan , kaçınılmaz olarak ondan uzaklaşırsınız. Ne derece aklınızı yitirdiğinizi birden idrak edersiniz,bir daha gözünüze gözükmesin istersiniz. Her şeyi unutacağınıza ve bundan kimseye bahsetmeyeceğinize kendi kendinize yemin edersiniz.’’
Benim için Ernaux’nun bu eseri , her şeyden önce yabancılık duygusu uyandırıyor : kendi bedenine , kendi çevresine , hatta kendi gençliğine yabancı olma hali. Ernaux , 1958 yazını 2010’lu yıllarda kaleme alarak üzerinden onca zaman geçmiş anılarını anlatırken yalnızca geçmişteki kızın sesini değil , bugünden ona bakan kadının mesafeli ve acımasız bakışını da ekliyor. Bu çift seslilik , bir insanın kendisine dışarıdan bakabilme cesaretini gösteriyor. ‘’Fotoğraftaki kız ben değilim , ama o bir kurgu da değil. Hakkında bu kadar kapsamlı,bu kadar sınırsız bilgiye sahip olduğum başka kimse yok dünyada.’’
Okurken kendimi görebildiğim , anılarım üzerine düşünebildiğim eser , kadınların evrensel ve ortak bir hikayesi. Toplumun bize söylediğiyle hissettiğimiz arasındaki boşluk ve o boşlukta duyulan yalnızlık , Annie Duchesne’in öyküsü olmaktan çıkıyor , hepimizin penceresinden sızıyor,unutulanları söküp topraktan çıkarıyor. Hepimizin hikayesinin bir ‘’toplumsal bağlam’’ içinde şekillendiğini hatırlatıyor. Ernaux , hikayeyi yazmak için o döneme dair fotoğraflara,o dönem izlediği,dinlediği ve etkisinde kalmış olduğu eserlere yöneltiyor kendisini bir süreliğine. O kızı , o kızın neler hissettiğini tekrar hatırlayabilmek için… O dönem kendisi için etkisi epey büyük olan bazı şarkılar ve filmleri yıllar sonra tekrar izlediğinde , tekrar o kızın hissettiği şeyleri hissettiğini , birden tekrar o kıza dönüştüğünü hissediyor. Daha doğrusu , o kız tarafından ele geçirilmiş gibi. Aynı hissi birçok kez yaşıyorum ve çoğu kişinin de yaşadığını düşünüyorum,kendim de dönemsel olarak fazla bağlanmış olduğum bazı eserler,şarkılar ya da filmlere baktığımda o dönemki kendimin ensemdeki nefesini hissediyorum , çok canlı. Şuanki kadın ben değilmişim , ergenlik halimin etkisine girmişim ve sanki yapay bir gerçeklikteymişim gibi , çok güçlü bir etki bu. ‘’Eğer gerçek , sözlük tanımındaki gibi eyleyen,etki üreten bir şeyse bu kız ben değilim ama o benim içimde gerçek.’’ Bu tarz yoğun bir zaman ve bellek kaymasının birdenbire bugünde patlaması Marcel Proust’un ikonik ‘’istemsiz hafıza’’ kavramında da ortaya çıkıyor.
Toplumsal düzeyde Kızın Hikayesi , yalnızca genç bir kadının büyüme öyküsü değil , aynı zamanda 1950’ler Fransa’sında kadın olmanın sosyolojik bir kaydı. Kadınların cinsellikleri üzerindeki baskılar,sınıfsal kökenin yarattığı sınırlar , ‘’iyi kız’’ ya da ‘’saygın kadın’’ olma beklentileri… 1958 yazında yaşanan olaylar dünyanın herhangi bir yerinde , herhangi bir zaman diliminde yaşanmaya devam ediyor.
Bunların hepsi Ernaux’nun bireysel hikayesinin arka planında duruyor. Fakat asıl çarpıcı olan , bu bireysel hikayenin bir anda kolektif bir deneyime dönüşmesi. Ernaux’nun cesareti , kendi kişisel utançlarını ifşa ederek onları ortak bir tarihe dönüştürmesinde yatıyor. Yazar , bu kitabı hayatının kitabı olarak görüyor , artık onu yazdıktan sonra rahatça ölebileceğini belirtiyor . Ernaux , utancın diğer bütün duygulardan daha çok insanın içine işleyen yapısından ötürü muazzam bir hafızası olduğunu savunuyor , bu belleğin utancın muazzam bir armağanı olduğunu dile getiriyor. Armağanı kabul ettiğinde o artık utanç olmaktan çıkıyor. Belki de bu yüzden bu kitap bittikten sonra rahat rahat ölebileceğini belirtiyor eserde.
Ernaux ,. Bir gün o kızı hatırlayacak kimsenin kalmamasından , yaşadığının açıklanmadan kalacağından ve bir hiç uğruna yaşanmış olacağından korkuyor. Ernaux’nun yazınsal dünyasına bakış açısı da tam da bundan ibaret : yaşananlar , yazılmadığı sürece tamamlanmış olur mu? Yazılmadıkça hikayeler unutulmaya mahkumdur,yazının bu yansıma görevi belleği ve kalbi sıkışıp kalmaktan kurtarır. Yaşadıklarımızın yaşadığımız anda anlamdan yoksun oluşudur yazma olasılıklarını artıran , diyor Ernaux. Yaşanan şeylerin,yaşandıkları andaki sersemletici gerçekliği ile yaşanmış olanın yıllar sonra büründüğü tuhaf gerçekdışılık arasındaki uçurumu keşfetmek için yazılmıştır Kızın Hikayesi.
Ernaux için bu eser , yalnızca geçmişe dönüş değil , aynı zamanda bir özgürleşme pratiği,tıpkı 1958’deki kızın özgürleşmek için annesinden kaçıp hızlıca tek başına kampa giden trene binmesindeki cesaret gibi. Yıllar boyunca gizlenmiş , konuşulmamış şeyleri yazıya dökmek , onları kolektif bir hafızanın parçası haline getirmek , utancı dayanışmaya dönüştürmek demek. Bu nedenle Kızın Hikayesi , Ernaux’nun bütün edebi yolculuğunda temel taşlardan biri : onun yazınını tanımlayan dürüstlük , politik duyarlılık ve kişisel olanın kolektife açılması burada en çıplak haliyle görülebiliyor. ‘’Bir kadının,elli yıl önce yaşanmış ve hafızasının üzerine yeni herhangi bir şey ekleyemeyeceği sahneleri tekrar tekrar gözden geçirmesinin ne anlama geldiğini düşünüyorum. Onu harekete geçiren,hafızanın bir bilgi biçimi olduğu inancı değilse nedir? Ve anlama arzusunu aşan hangi arzu, binlerce isim,fiil ve sıfat arasında , mümkün olan en yüksek gerçeklik derecesine ulaşmanın kesinliğini – yanılsamasını- sağlayacak olanları bulmaya yönelik sarsılmaz azmi körükler? Bu kızla,Annie D. , ile başka herhangi bir kız arasında en azından bir damlacık benzerlik olduğu umudu değilse şayet.’’
Beni Ernaux’nun dünyasında en çok etkileyen şey , Ernaux’nun kendi hikayelerini biricik kılmak için değil , çoğaltmak için yazması. Kızın Hikayesi’nde de bu çok belirgin ; kendi gençliğinin kırılganlığını anlatırken aslında sayısız genç kızın hikayesini görünür kılıyor. Bu metinde hem kendimin hem Annie Duchesne’in gölgesini görebiliyorum. Kendi arzularımız,utançlarımız,içsel çelişkilerimiz onun kelimeleriyle yeniden yankılanıyor. Belleğin edebiyattaki büyüsü tam da burada ortaya çıkıyor : kişisel olan , bir başkasının yaşamına rahatça sızabildiği zaman , evrensel hale geliyor. Kendisi de bunu o dönemler okuduğu Simone de Beauvoir’nın mektuplarında hissetmiş , orada kendi hislerinin yansıması olan cümleler gördükçe kendinin adeta görülmüş,anlaşılmış olması hissi… ‘’O sırada isimlerini bile bilmediği bu kadınlar da aynı anda terk edilmişliğin umutsuzluğunu yaşadıkları için daha az yalnız,daha az mağdur – hatta neredeyse kurtulmuş gibi. Hayal gücünün hafızanın acısını teskin eden , başkalarının da aynı zamanda yaşadıklarının az ya da çok benzerliğiyle insanın yaşadıklarının tekilliğini ve yalnızlık duygusunu kıran bu geriye dönük teselli…’’ Bütün bu hisleri kendi okuyucuları da Annie Ernaux ile deneyimleyebiliyor,ne büyük bir armağan.
Sonuç olarak eser , Ernaux için yalnızca kendi gençliğine dair bir yüzleşmeden çok , kadınların o dönemki tarihi üzerine güncel değerlendirmelerle bırakılmış bir kayıt. Onun yazını , bireysel olanın politik olduğunu bize hatırlatıyor. Benim için ise bu eser , kendi içimde taşıdığım çelişkilerin ve sessizliklerin başkalarıyla paylaşıldığında hafifleyebileceğini gösteren bir deneyim oldu. Ernaux’nun cesareti , kendi hayatını yazıya dökerken aslında hepimize birer fener rolü üstleniyor. Ernaux’nun fenerinin ışığı bizi bu toplumsal deneyimlerde ortaklaştırıyor.
Ernaux’nun 2022 yılında yayınladığı , en kısa ve en son eseri olan GENÇ ADAM ‘da (Un jeune homme) ise Ernaux’nun orta yaşlarındayken ilişki yaşadığı üniversite öğrencisiyle olan dinamiği üzerinedir. Ernaux , genç partnerinin varlığında kendi geçmişte kalmış gençliğini yeniden hisseder ; onun taze bedeni , henüz şekillenmekte olan hayatı , yazarın bir zamanlar kendisine ait olan ama artık geride bıraktığı dönemlerini kuşkusuz hatırlatır. Eserdeki en dokunaklı ve benim de en aklıma kazınan an , Ernaux’nun kendi 20li yaş fotoğrafını sevgilisine gösterirken gerçekleşir – partnerinin , fotoğraftaki genç kadına karşı hissettiği hayranlık ve merak , Ernaux’da hem gurur hem de keskin bir kayıp duygusu uyandırır. Bu karşılıklı bakışta , biri geleceğe , diğeri geçmişe uzanır ; yaş farkı yalnızca bedensel değil , zamansal bir mesafe , bir dokunulamazlık olarak hissedilir. Böylece eser , arzunun yalnızca şimdiki zamana değil , aynı zamanda yitirilen zamana da duyulan özlemle beslendiğini de göstermiş olur. Ernaux’nun en kısa eseri olan Genç Adam , hem arzu hem de zamanın kaçınılmazlığı üzerine yoğunlaşan kısa ama çarpıcı bir metin. ‘’Beni kuşağımdan söküp aldı. Ama onunkine de ait değilim. Zamanın hiçbir yerinde değilim. Geçmişi yeniden yaşatan,ebedileştiren bir melek o.’’
ANNIE ERNAUX VE SINEMA
Ernaux’nun hikayelerinin gücü beyaz perdede de kendine epey bir yer buldu. Audrey Diwan’ın 2021 yılında çektiği , Venedik’ten Altın Aslan alan Kürtaj filmi , Ernaux’nun meşhur Olay’ının görsel yolculuğu. Film,romanın içsel monologunu beyaz perdeye taşırken bütün duyguları da unutmadan koruyabiliyor. Kitabı okumayanlar için film biraz ‘eksik’ hissettirebilir , fakat Ernaux’nun o kritik dönemdeki hayatındaki tüm detaylara değinen bir panoramik bakış sunuyor , ve orijinal anıları bu kadar gerçekçi koruyabilmiş olmaları filmin değerini daha da yükseltiyor. Bunun en güzel örneği, ailesinin kafe-bakkalı arasında kendilerine ait tek alanın mutfakları olduğunu Boş Dolaplar’da öğrendikten sonra ailenin beraber sahnelerinin sadece mutfakta çekilmiş olması , sınırlı eşyalarına sığdırabildiği üç kıyafet , kürtaj parasını çıkarabilmek için kitaplarını satması..Bu özen , filmde bize görsel hafızanın kesintisiz ulaşımını sağlıyor.
Diwan , The Guardian’a , ‘’Tarihi yeniden yaratmak değil, “bize bu anın doğruluğunu beden aracılığıyla hissettirmek’’ yaklaşımında olduğunu söylüyor. Aynı zamanda bütün akışı sessiz bir mutsuzlukla aktaran Ernaux’nun anlatım tonunu da yerinde tutturuyor.
Lakin 2020’de filmi çekilen Yalın Tutku’ya baktığımızda beni sadece mahremiyetin görsele dönmesinin verdiği bir tür rahatsızlık kaplıyor , fakat fantezik ya da özel anların hissettireceği türden bir rahatsızlık değil , kuşkunun verdiği rahatsızlık.
Bu kadar hisli ve özel bir eseri sinemaya aktarmaya çalıştığınızda bütün duygular asıl gücünü yitiriyor. Ernaux’nun devasa içsel monoloğundan bugüne taşınan kadın benliği, filmde iki kişilikli bir anlatıya indirgenmek zorunda , kadın ve erkek. Bu, metnin mahremiyetine, duygusal yoğunluğuna, o yalnız ama kıymetli yakınlığa özünde zarar veriyor. Filmin beyaz perdede “tutku”yu sadece görsel anlarla “sığ” bir biçimde aktarmaya çalışması, deneyimin o içtenliğini koruyamıyor; anlatının en anlamlı kısmı olan ayrılık sonrası geçiş aşamalarını ve hatırlama süreçlerini de neredeyse yok sayıyor.
Fakat aslında bütün bunlardan çok uzun zaman önce , 2007 yılında , Ernaux’nun ilk ‘’uyarlanma’’ deneyimi L’autre eseriyle başlamış , ki o da tıpkı Kürtaj gibi uluslararası festivallerde epey ses getirmiş. L’autre kabaca anlatıldığında ; uzaklaştığı sevgilisinin onu aldatma deneyimi üzerine yaşadığı kıskançlık duygusunu konu alıyor , lakin Türkçe çevirisi bulunmamakta. Bütün bunlardan daha ilginci ise Ernaux’nun ‘’Seneler’’deki anlatılarından ilham alıp yola çıkarak kurduğu , The Super 8 Years isimli , kendi çektiği bir filminin olması. Filmi evinde çeken Ernaux , 1970’lerin gündelik anılarına kendi metinsel yorumunu ekliyor. Bir dönemini yazmadan önce hep o dönemle ilgili sevdiği şeyleri tekrar bulup bağlam kurmaya ve eski fotoğraf , mektuplar , eşyalar gibi anılara iyice yoğunlaşan Ernaux bu filminde de fotoğraf-anlatısını bu sefer görsel yineliyor , görsel hafıza ve sözlü anlatının iç içe geçtiği bir yöntemle, yaşamın süreğenliğini yakalıyor.
Bu film ve roman ekseninde Ernaux’nun hem fotoğraflarda hem yazıda hafızasına olan sadakati takdire şayan. Görsel ve sözlü arşiv arasındaki köprüyü kurması, onun edebi dünyasını ve bellekle olan ilişkisini daha da derinleştiriyor.
Günümüze gelirsek , ünlü Fransız yönetmen Claire Simon’un 2025 Venedik Film Festivali’nde ön gösterimini yapan , Ernaux üzerine bir mini-belgeseli bulunmakta. Ismi ‘’Writing Life – Annie Ernaux Through High School Students olan film , Ernaux’nun eserlerinin lise ve üniversite öğrencilerine aktarımını, onların bu metinlerle kurduğu ilişkiyi, özgürlük ve kendi kimliklerini keşfetme sürecindeki rolünü gözler önüne seriyor. “Yazmak tümümüz için aynı, ama deneyim kişisel; keşfedilecek bir konu, hassas bir gerçek” cümlesi bu bağlamda çok anlamlı, öğrencilerin düşüncelerini dinleyerek, metinlerin ne denli yaşayıp içselleştirildiğini görmek; yazının yalnızca “okunmuş bir metin” olmanın ötesine geçmesini sağlıyor. Bu, birbirimize duyarsızca tüketilen metin çağında gerçekten kıymetli bir duruş.
KAPANIŞ
‘’Yazarken hiçkimseyim. Yazdıkça buluyorum kim olduğumu.’’
Ernaux’nun Nobel sonrası yapılan röportajında söylediği bu cümle onun için yazma eyleminin ne kadar öznel ama aynı zamanda nesnel olduğunu belirtiyor. Kendini yazının içinde “hiç” olarak hissetmesi, aynı zamanda yazıyla birlikte “kendini bulması” anlamına geliyor. Yazmanın bir arınma aracı , katarsis , olduğuna dair bu görüş, onun düş dünyasını şekillendiren , eyleme geçiren yegane motivasyondur , bütün eserlerinde yazmanın onun için bir ruhsal ihtiyaç olduğunu dile getirir. Ernaux’nun bütün eserleri onu kendiyle yüzleştiren aynalarıdır. Tıpkı bir annenin onu doğurduğu gibi Annie Ernaux kalemiyle kendini yeniden doğurur, fakat bütün bunlar sadece bireysel bir çeşit terapiden ibaret olmaktan çok , kolektif hafızanın inşasına dayanır. Katarsis , hem yazar hem okuyucusu için bir yer değişimdir ; geçmişle yüzleşmenin yumuşak ama bir o kadar da keskin yolu bu arınmadan geçer.
