Teknoloji her geçen gün baş döndürücü bir hızla gelişiyor ve yapay zeka, gündelik rutinlerimizin
doğal bir parçası haline geliyor. Elbette bu dönüşümün sayısız avantajı var, ancak bazı olumsuz
etkileri de göz ardı edemeyiz. Bu yazıda, 21. yüzyıl dünyasında küçük gibi görünse de benim
için oldukça büyük bir eksikliği ele almak istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde yakın bir arkadaşım, eski sevgilisinden uzun bir özlem mesajı aldığından
bahsetti. Mesajı gösterirken “Bunu resmen ChatGPT’ye yazdırmış gibi.” dedi. Mesajdaki
duyguların derinliğinden çok, cümlelerin kusursuzluğu ve ölçülü yapısı dikkat çekiyordu. Üstelik
bu durum yalnızca ona özgü değildi; insanların ayrılık konuşmalarını, özürlerini, hatta doğum
günü mesajlarını bile yapay zekâya yazdırdığına sıklıkla rastlar olduk. Bazen sosyal medyada
biri, aldığı romantik bir mesajı paylaşırken altına “Kızlar, bu mesajın yüzde kaçı gerçekten ona
ait sizce?” diye soruyor. Böyle örneklerle karşılaştıkça aklımda giderek büyüyen bir soru
beliriyor: Gerçekten duygularımızı mı ifade ediyoruz, yoksa teknoloji bizim yerimize konuşuyor
ve biz bunun farkına bile varmıyor muyuz?
“Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.” der büyüklerimiz. Bu cümleyi duymak beni çoğu zaman
rahatsız ederdi; çünkü değişimin birçok alanda hayatı kolaylaştırdığını düşünürdüm. Hatta
ilişkiler söz konusu olduğunda, teknoloji ve yapay zekâ sayesinde daha kolay, daha anlaşılır
bağlar kuracağımızı zannederken aslında kimi noktalarda duygusal derinliği kaybettiğimizi fark
ettim. Son zamanlarda hem kendi ilişki deneyimlerim hem de arkadaşlarımın yaşadıkları
gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçiyor. Acaba gerçekten tutkulu, koşulsuz ve iyileştirici
bir sevgi mi yaşıyoruz; yoksa hissettiklerimiz yüzeysel, isteklerimiz ise geçici mi?
Bu düşünceler arasında gidip gelirken lise yıllarımdan beri eksikliğini hissettiğim o
“tamamlanma” hissi aklıma geliyor. Birbirini gerçekten anlayan, sabırla dinleyen, sorgulamadan
seven ilişkilerin eksikliği… Evet, teknoloji pek çok kolaylık sağlıyor; ancak bazı derinlikleri de yok
ediyor olabilir. Artık büyük aşk şarkılarının azaldığını görüyoruz. Sözleri yaşanmışlıkla
yoğrulmuş bir Sezen Aksu ya da bir Barış Manço şarkısı kadar içimize işleyen yeni eserler
bulmak zorlaştı. Sinemada Titanic gibi bir aşk hikâyesi, seyirciyi gerçek bir duygu fırtınasına
sürükleyecek yeni bir yapım neredeyse çıkmıyor. Tac Mahal gibi bir aşka adanmış anıtların
yerini ise yüksek teknolojiyle tasarlanmış ama ruhsuz binalar alıyor. Napolyon’un Joséphine’e,
Nazım Hikmet’in Piraye’ye yazdığı tutkulu mektupların modern karşılığı ise çoğu zaman bir
uygulamanın otomatik metin düzelticisinin izleriyle dolu mesajlardan ibaret.
Tüm bunların temelinde, belki de hayatın fazlasıyla kolaylaşmış olması yatıyor. Artık Google
araması bile yapmıyoruz; bilgi, cevap, çözüm ve bazen de duygu, tek bir tıkla karşımıza çıkıyor.
Armut gerçekten pişiyor, hem de hiç zahmete gerek kalmadan ağzımıza düşüyor. Birini sevmek
bir yana, ayrılırken bile kendi duygularımızı ifade etmekten kaçınır hale geldik.
Yine de hayata olumlu bakmayı seçen biri olarak, uzun düşünceler sonucunda şuna inanmayı
tercih ediyorum: Evet, gerçek ve saf duygularını bir kenara bırakmış insanlar çoğunlukta olabilir,
fakat biz umutsuz romantiklerin umutlarını yeşertecek birileri hâlâ var. Önemli olan yapay
duygularla yaklaşanları tanıyabilmek ve kendimizi koruyabilmek. Koruyamazsak da, belki bunu
bir tecrübe olarak görür ve yolumuza devam ederiz. Peki tüm bunları ChatGPT nasıl yorumlardı
dersiniz?