Mary Shelley tarafından kaleme alınan; gotik edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan
Frankenstein, ünlü yönetmen Guillermo Del Toro tarafından tekrar ele alınarak izleyeciyle
yakın bir zamanda buluştu. Oyuncu kadrosunda oldukça sağlam isimler olması beklentiyi
oldukça yükseltti. Beklentimi kesinlikle karşılayan bir film olduğunu düşünüyorum.
Film, donmuş okyanusta mahsur kalan Danimarka Kraliyet gemisi Horisont’ın buzdan
kurtarılması sahnesiyle başlıyor. Mürettebatın gemiden biraz ileride gördüğü patlama
sonucu adının sonradan Victor Frankenstein olduğunu öğrendiğimiz kişiyi yardım amaçlı
gemiye alırlar. Ancak mürettebatın bilmediği şey ise Victor’un peşinde bir yaratık
olduğudur. Victor’u almak için gemiye saldırır. Ne yapsalar da yaratık ölmemekte,
Victor’u ona geri getirmeleri gerektiğini söylemektedir. En sonunda Kaptan Anderson,
yaratığın okyanusa düşmesini sağlar ve ondan kurtulurlar. En azından bir süreliğine.
Film bölümlere ayrılarak işlenmiş. İlk bölümde Victor’un ağzından kendi hikayesini
dinliyoruz. Victor, her şeyin annesi ve babasıyla başladığını söyler. Babasının bir baron
ve seçkin bir cerrah, aynı zamanda annesinin de bir asilzade olduğunu; ebeveynlerinin
arasındaki evliliğin bir mantık evliliği olduğunu bizlere anlatır. Ebeveynlerinin pek iyi
anlaşmadığını, sürekli çeşitli sebeplerden ötürü tartıştıklarını öğreniriz.
Babasıyla sık görüşemediklerini ve babasının onlardan nefret ettiğini belirtir. Babası,
onun için bir rakip ve engeldir. Annesine hissettiği derin bağlılık ve sevgi ile babasına
karşı olan hissettiği duygular onda bir çatışma yaratır. Victor’da Freud’un psikoseksüel
kuramında yer alan Oidipus Kompleksi bulunur. Oidipus Kompleksi; çocuğun karşı
cinsten ebeveyne karşı özel bir ilgi ve arzu kendi cinsinden ebeveyne karşı ise rekabet ve
kıskançlık hissetmesiyle karakterize edilen bir psikolojik çatışmadır.
Babası ona tıp eğitimi vermeye devam ettiği esnada Victor’un çok sevdiği annesi; kardeşi
William’ı dünyaya getitirken hayatını kaybeder. Victor bu kayıp sonrası derinden sarsılır.
Annesinin ani ölümü onu yasa boğarken aynı zamanda zihninde yeni fikirlerin de
filizlenmesini sağlar. Babasına meydan okur ve ona ölümü fethedeceğini söyler.
Victor’un film boyunca sürekli süt içiyor olması da sinemada oldukça kullanılan
metaforlardan biridir. Genelde psikolojik olarak dengesiz karakterlere yüklenen bu
metafor; aynı zamanda bize karakterin içindeki çocuğun hala ölmediğini gösteren
sembollerden biridir. Nitekim annesine film boyunca kırmızı giydirildiğini görürüz. Victor
da özellikle ölüme karşı takıntısının arttığı zamanlarda kırmızı eldivenlerini giyiyor olması
annesine karşı olan bağlılığının ufak detaylarından bir tanesidir.
Bir süre sonra babası da hayatını kaybeder.
İsyanlar ve çıkan yangınlar sonucu ailesinin eski zenginliğinden malikâne dışında hiçbir
şey kalmamıştır. Yaşadıkları, Victor’u yalnızlığa ve hırsa sürükler. Kardeşi William, yemek
masasında Victor’un bu özelliklerine atıfta bulunur.
Öğrenimine devam etmek için Edinburgh ve Londra’ya gider. Burada ölümsüzlüğü
bulmaya çalışır. Tıp akademisinde, çeşitli çalışmalar yapar ve sunar. Bazıları
çalışmalarının dine aykırı olduğunu söyleyip onu suçlarlarken kardeşi William’ın eniştesi
Heinrich Harlander oldukça etkilenmiştir. Victor’a iş teklif eder. Victor bir süre
düşündükten sonra teklifi kabul eder, Herr Harlander’in ve William’ın ona sağladığı maddi
destek; işlerini oldukça hızlandırmış, kısa sürede çalışmalarını yapacağı laboratuvarı inşa
etmişlerdir.
Victor ve Elizabeth birlikte bir baloya gidip dans ederlerken Victor’un Elizabeth’e karşı
duygularının olduğunu dans ettikleri an “Hayatımda ilk kez ölümle değil, hayatla
ilgilenmeye başlıyorum.” cümlesini kurduğunda anlarız. Victor’un annesinin fenotip
olarak tıpatıp aynısı olan Elizabeth’e duygular beslemesi de yine Freud’un kuramıyla
açıklanabilir. Fun fact olarak iki karakteri de Mia Goth’un canlandırdığını belirtmek
isterim.
Çalışmalarına; idam mahkumlarından, cephede ölmüş askerlerden amiyane bir tabirle
“değersiz insanlardan” topladığı vücut parçalarıyla hızla devam eder. Frengiye yakalanan
Herr Harlander’in Victor’dan istediği şey yarattığı bedene geçmek istemesidir. Ancak
Victor, bunu katiyen kabul etmez, ona bütün vücudunun hasta olduğunu söyler. Ancak
işler ters gitmeye başlar, Herr Harlander ile münakaşaları sonucu gümüş iletken ve Herr
Harlander; çatıdan yere düşer. Herr Harlander ölür, iletken ise yamulur. Mekanizma
çalışmaya devam eder, Yaratık’a elektrik verilir ve hiçbir şey olmaz. Victor hayal kırıklığı
içerisinde uyumaya gittiğinde sabah karşılaştığı manzara onu şaşkınlığa uğratır.
Çalışmaları sonucunu vermiş, Yaratık karşısında dikilmektedir. Ona hayatı öğretmeye
başlar.
Yaratık’ı ilk sahnede güneşle tanıştırıp sonra onu bodruma hapsetmesi de oldukça absürt
bir durumdur. Del Toro, güneşi filmin en güçlü unsurlarından birine dönüştürür. Filmde
güneş, yeniden doğuşu ve kabul görmeyi temsil eder. Yaratık, yaratıcısı tarafından
reddedildikten, kendi varlığından şüphe duymasından sonra ışıkla yüzleşir. Bu kez bir
düşman olarak değil, içinde hala insanlığın olduğunun kanıtı olarak. Del Toro’nun
perspektifinde güneş yakıcı bir unsur olarak değil, iyileştirici bir güç olarak karşımıza
çıkar.
William ve Elizabeth, Herr Harlander’dan haber alamadıkları için Victor’un yanına gelirler.
Elizabeth, şatonun kasvetli duvarları arasında Yaratık ile yakınlaşır ve beklenmedik bir
bağ kurar. Dünyayı yeni kavrayan bu masum varlığa karşı gösterdiği derin merhamet ve
sevgi, belki de kadınların doğasında bulunan annelikten gelen bir şefkatin yansıması
olarak değerlendirebilir.
Bu durum Victor’un gözünden kaçmaz. İçini öfke ve kıskançlık bürümüştür adeta.
Elizabeth’i şatodan uzaklaştırır. Yaratık’a kötü davranmaya başlar. Ona basit bir komutu
verip yapamadığında defalarca vurur. Yaratık’ın canı yanar. Ancak burada acınası
durumda olan Yaratık değil Victor’dur. Babasından daha iyi olduğunu ispatlamak için
çıktığı bu yolda birebir babasının kopyası olmuştur. Ne yazık ki bu durumu göremeyecek
kadar gözü hırsla kaplanmıştır ve şatoyu ateşe verir.
İkinci bölümde ise Yaratık’ın hikayesi anlatılmaya başlanır.
Victor’un alevlere teslim ettiği şatodan, korkunç bir dehşet anının ardından, Yaratık bir
yolunu bulup canını kurtarır ve kaçar. Vücudunda yanık izleriyle, ormanın derinliklerine
doğru sürüklenir. Nihayet bir kulübe bulur. Ancak, sığındığı yer, aslında onu arayan
avcıların meskenidir. Yaratık, evin kilerinde, gözden uzakta ama insan kokusuna yakın bir
köşe bulur. Gözetlediği bu ailenin hayatına sessizce ortak olurken, en çarpıcı anlardan
biri yaşanır: Yaşlı adamın torununun saçını okşadığı o küçük, şefkatli hareket… Yaratık,
bu hareketi kendi kendine taklit ettiğinde, bir canavar olsa bile kalbinde derin bir sevgi ve
aidiyet açlığı olduğunu fark eder. Aileye yardım etmesi, onların yaşamına sessizce hizmet
etmesi, aslında yaratıcısından alamadığı sevgiyi onlardan dilenme şeklidir. Ailenin ona
gösterdiği en ufak minnettarlık bile Yaratık’ı ilk kez değerli hissettirir.
Konyak şişesini düşürdüğü sahnede yaşlı adamın ona kızmasından korkması da,
Victor’un onda bıraktığı travmaların birer kanıtıdır. Ek olarak Victor’un babasından
gördüğü davranışları Yaratık’a yapıyor olması jenerasyonlar arası travmanın bir sonucu
olarak örnek verilebilir.
Yaşlı adam ile kurduğu dostluk Yaratık’a sevildiğini ve kabul gördüğünü hissettirir.
Victor’dan göremediği ilgi ve anlayışı yaşlı adamda bulur. Onun tavsiyesi üzerine Victor’u
aramaya gider.
Elizabeth ve William’ın düğün merasimi yapılacağı esnada Yaratık, Victor’u bulur. Ondan
eş yapmasını, oldukça yalnız olduğunu anlatsa da Victor onu dinlemez. Her zaman
olduğu gibi. Bunun üzerine Yaratık şu cümleyi kurar:
“Beni sevgisizliğe mahkum edeceksen ben de kendimi öfkeye adarım. Zira benim öfkem
sonsuz.”
Kurduğu bu cümle aslında Victor ve Yaratık’ın birbirinden pek de farklı olmadığını göz
önüne serer. William’ın ölmeden önce Victor’a “Asıl canavar sensin.” demesi de bu
durumu destekler niteliktedir. İkisinde de sevgisizliğin yerini intikam almıştır. Victor
Yaratık’ı yaratarak sadece kendi gölgesini somutlaştırmıştır.
Carl Jung, “Gölgeni kabul etmeden tamamlanamazsın.” der. Victor, bunu kabul
etmediğinden ötürü çökmeye başlar. Oysa ki Yaratık ondan sadece anlaşılmak ve kabul
görmek istemiştir.
Son kısmı, spoiler olmaması açısından burada tamamlamak istiyorum.
Film, görsel açıdan da oldukça göz doyurucu. Birçok sahnede sanatsal tablolara atıf
yapılmış. Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı adlı eserine, Elizabeth ve Yaratık’ın
karşılaştığı sahnede atıf yapılmış. Ayrıyeten Victor’un odasında bulunan Medusa,
Caravaggio’nun Medusa adlı tablosundan esinlenilmiş olabilir.
Dönem kıyafetleri açısından da tatmin ediciydi, Mia Goth’un taşıdığı her elbiseye hayran
kalmakla beraber özellikle sırt kısmı omurga anatomisine benzetilerek tasarlanan elbisesi
favorim oldu.
Gotik edebiyat ilginizi çekiyorsa Del Toro’nun Frankenstein’ına bir şans vermenizi
şiddetle tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız.