Bale, bir ‘’dans türü’’ olmasına rağmen bizzat bütün sanatlardan beslenen, kendi
tiyatral hikayelerini barındıran ve eserler üzerine bizzat yazılıp bestelenen derin bir
performans sanatıdır. Aslında bale bir nevi de insanın en yalın haliyle kendini anlatma
biçimidir. Ortaya çıktığı Barok dönemi Fransa’sından itibaren en temel amaç sözcüklerin
yetmediği yerde bedenin, hareketlerle konuşması; her kasın, her nefesin, her bakışın
birer duyguyu taşıması olmuştur.
Performans sanatçıları, kendilerini en iyi hissedeceği yerin sahne olduğunu
öğrenip, sahneyi her zaman kendi evleri ve konfor alanı beller. Sahneye atılan her bir
adım, bir sınırı geçmekten farksızdır. Şüphesiz ki bale, en güzel ona hayat veren
sanatçının iç dünyası ve dış dünyasının mükemmel ölçüde kesişmesiyle kendi zarafetini
bulur. İyi bale; sahne sanatını ve hikâyeyi içselleştirmiş, bütün bunları tutkusu haline
getirmiş, hareketleriyle kendi dışa vurumunu gerçekleştiren dansçılardan çıkar.
Bazen de öyle eserler gelir ki sahnelenmeye, her şeyi içinde toplamıştır. Aşk,
ihanet, kurtuluş…müzik başlar başlamaz atmosferin buğusu seyirciye işler, kalpler bir
anlığına durur. Her dönüş, her sıçrayış bir dua gibi yükselir. Her nota neredeyse
cennete çıkacak gibidir. Tchaikovsky’nin ‘’Kuğu Gölü’’nden bahsediyorum tabii. Bu
yazımda hikayesine yer vermek istiyorum bu muhteşem eserin.

Kuğu Gölü Balesi: Aşk ve Trajedi Çatışmasının Dansı
Kuğu Gölü, Pyotr İlyiç Çaykovski tarafından 1876 senesinde bestelenen ve bale
tarihinin en ikonik eserlerinden biri olarak kabul edilen dramatik ve romantik bir
başyapıttır. Hikâye, kuğuya dönüşen bir prensesin (Odette) ve ona aşık olan prensin
(Siegfried) trajik aşkını anlatır.
Prens Siegfried, annesi tarafından bir evlilik yapması için baskı altında tutulur. Bir
gün ava çıktığında, büyücü Rothbart tarafından lanetlenerek kuğuya dönüşen güzel
prenses Odette ile karşılaşır. Odette ve onun büyü ile kuğuya dönüşen nedimeleri, gece
olduğunda geri insan formuna dönebilmektedir. Siegfried ve Odette birbirlerinden çok
etkilenirler. Ancak, büyünün bozulabilmesi için prensin Odette’e koşulsuzca bağlı
kalması ve aşk yemini etmesi gerekmektedir.
Ancak büyücü Rothbart, Siegfried’i kandırarak, kraliyetin balosunda ona Odette’in
ikizi illüzyonunu verdiği kendi kızı olan Siyah Kuğu’yu (Odile) sunar. İllüzyon büyüsüne
aldanan Prens, aşk yeminini böylelikle Odile’e eder ve Odette’in lanetini bozma fırsatını
kaybeder. Odette, bu ihaneti öğrendiğinde yıkılır. Hikâyenin sonu farklı yorumlara
açıktır. Kimi versiyonlarda Prens hatasını fark eder ve bu laneti kırmak için özveriyle
çabalar lakin bütün bu çabaları hem onun hem de Odette’in ölümüne yol açar. Bir başka

versiyonda ise lanet, öteki dünyada bozulmak şartıyla kaldırılır ve ikili intihar ederek
öbür dünyada beraber mutlu sona ulaşırlar. Bazı versiyonlarda ise Odette kendi canını
alır ve Prens vicdan azabıyla kendi sonunu bekler. Fakat hikâyenin sonu fark
etmeksizin, genel olarak aşkın trajedisi bütün sonlara yansıtılmaktadır.
Odile karakterine gelirsek, Siyah Kuğu, klasik bale eseri ilk yazıldığı dönemlerde
besbelli ‘’kötü’’ figür olarak sahneye taşınsa da zamanla Siyah Kuğu figürünün toplumda
yaygınlaşması ve Odile karakterinin ‘’villain’’ yerine aslında sadece bir ‘’anti-hero’’
olması göz önünde bulundurulduğunda, Odile’in de sonu ve yansıtılış biçimi
değişmektedir. Odile’in sonu birçok versiyonda vurgulanmaz ve geri plana atılır lakin
bence en güzeli, çoğu ünlü bale okullarının kendi gösterilerinde de zaman zaman yer
verdikleri gibi, Odile karakterine daha çok yer vermek ve onun da hikayesine
olabildiğince inmektir.
Odile, bazı versiyonlarda kötü niyetli babasının kurbanı olarak lanse edilir.
Odile’in aslında baloya Prens’i kandırma amacıyla gönderilmesi kendisinden gizli tutulur
ve oraya ‘’hayatının aşkını’’ bulmayı umarak gider. Sevgiden yoksun Odile, illüzyonuna
kanan Prens’ten aldığı aşk yeminiyle birlikte aslında kandırılan tarafın kendisi
olduğunun ve bir lanetin bozulmasını engellemek için kullanıldığının farkına vardığında
asıl çöküşü yaşar ve Siyah Kuğu ile Beyaz Kuğu’nun trajedisi birleşmiş olur. Hikâyenin
çoğu sonunda ne olursa olsun en azından öteki bir dünyada bile olsa Odette için
kurtuluş olmasına karşın Odile için hiçbir zaman kurtuluş yoktur ve bu böylelikle onu
klasik balenin hem gelmiş geçmiş en trajik hem de en çok seyir zevki verme
potansiyeline sahip karakteri yapar. Kanımca en güzeli Odile’e en az Odette kadar yer
vermektir lakin günümüzde bu oldukça nadirdir.
Kuğu Gölü Balesi, melodik derinliği, dramatik yapısı ve teknik olarak son derece
zor varyasyonları ile dansçıların ustalıklarını sergiledikleri bir yapıttır. Teknik açıdan
prima balerinleri oldukça sınayan eserlerin başında gelir. Özellikle Odette ve Odile’in
aynı dansçı tarafından oynanması, sahne üzerinde hem saflığı hem de yıkımı ve
kötülüğü aynı bedende ifade etme zorunluluğu yaratır. 32 fouette dönüşüyle ünlü Siyah
Kuğu Pas de Deux sahnesi, balenin en zor bölümlerindendir.
Kuğu Gölü Balesi, dillere destanlığı ile Darren Aronofsky’nin başyapıt filmi Black
Swan’a ve Barbie filmlerine de konu olmuştur. Günümüzde hala en efsanevi bale
yapıtlarından biri olarak kabul edilir ve hayranlıkla izlenir.
Bale, izleyene hikâye anlatmaktan çok hisleri gösterir. Kuğu Gölü de o hislerin en
saf halidir. Klasik bir aşk masalı değildir fakat insanın kendi içindeki ışık ve gölgeyle
dansıdır. Perde kapandığında da bu büyülü atmosferi içinde hissetmemesi olanaksızdır
seyircinin, o an kalbinin derinliklerinde de bir kuğu kanat çırpar.