LILJA 4-EVER : KARAKTER DEĞERLENDİRMESİ

Lilja 4-Ever filminin ana karakteri Lilja üzerine bir inceleme.

Lukas Moodysson imzalı 2002 yapımı Lilja 4-ever filminin  16 yaşındaki ana karakteri olarak karşımıza çıkan Lilja, çevresinde göremediği sevgi ve ilgiyi yanlış insanlarda aramasının cezasını çok ağır bir şekilde çeker.

Film , annesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin varoşlarında yaşayan ve daha sonra annesi tarafından terk edilen Lilja’yı anlatır. Daha gencecik bir kızken aşık olduğu kişi tarafından iş vaadiyle kandırılıp İsveç’e götürülen fakat orada önce borca batırılıp sonra da pasaportuna el konulan , en sonunda da seks işçisi haline getirilen intihara sürüklenmiş Litvanyalı bir kadının gerçek hayat hikayesinden uyarlanmıştır. 

Filmin başında gördüğümüz Lilja ile filmin sonundaki Lilja birbirinden oldukça farklıdır. Film boyunca aynı kalan tek şey dış görünüşü demek istesem de filmin ilerleyen kısımlarında değişen saç stilininin sebebi oldukça trajik bir nedenden kaynaklanır: ”Çirkin bir saç kesimi belki de erkeklerin ilgisini çekmez ve bedenimi arzulamayı bırakırlar.” Bizim toplumumuzda da görülen yaygın ve etik dışı bir düşünce bu : bir şekilde giyinişlerinden ötürü kadınların böyle talihsiz olaylara maruz kalıyor olduğu sanılsa da aksine ,  bu tür saplantılı ve ahlaksız olarak nitelendirebileceğimiz insanlar için yaşınız ve görünüşünüzün pek de bir önemi yoktur. Eğer bir erkeğin sizi rahatsız etmek gibi bir düşüncesi varsa, kara çarşaf ya da bikini giyiyor olmanızın pek bir farkı yoktur. Bu anlatımlarıma görsel bir örnek olması açısından  2018 yılında Belçika’nın Brüksel kentinde ”Cinsel Tacize Hayır” adıyla açılan sergiye göz atmanızı tavsiye ederim. 

Filme geri dönecek olursak filmin başında gördüğümüz Lilja’yı, yaşadığı sefil bir hayata rağmen geleceğe oldukça umutlu bir şekilde yaklaşan bir genç kız olarak görürüz. Annesiyle beraber Amerika’ya taşınacağını düşünmektedir. Ancak hayatını alt üst edecek olaylar silsilesi tam olarak burada başlar. Annesinin, Lilja’yı götüremeyeceklerini söylemesi üzerine Lilja oldukça hayal kırıklığına uğrar. Annesiyle vedalaşma sahnesi, Lilja’nın yaşadığı hayal kırıklığının ve öfkenin dışa vurulmadığı ama yoğun biçimde hissedildiği bir an olarak öne çıkar. Lilja’nın yüzü ifadesizdir. Ancak bu duygusuzluk hali, bastırılmış öfkenin ve kırılmışlığın bir maskesidir. Pasif-agresif bir tepki olarak okunabilecek bu tavır, Lilja’nın annesine yönelik bir tür içsel başkaldırısıdır. Sevdiği kişi tarafından terk edilmenin karşılığında duygusal mesafe koyar.

Ne var ki, Lilja hâlâ annesinin küçük kızıdır. Bastırmaya çalıştığı duygular, annenin arabaya binip uzaklaşmasıyla birlikte patlar. Lilja’nın arabanın arkasından koşması, “anne!” diye haykırması, hem terk edilmişliğin acısını hem de hâlâ bir umut kırıntısına tutunma çabasını yansıtır. Bu çığlık, geç kalmış bir bağlılık ifadesidir. Hem öfkenin hem sevginin aynı anda dışa vurumudur.

Lilja’nın annesine koyduğu duygusal mesafeyi kaldırmadığını , annesinin fotoğrafını parçalamasıyla görürüz.

Filmdeki belki de tek masum ve saf sevgi, Volodya ile Lilja arasında gözlemlenir. Volodya, Lilja’ya romantik açıdan ilgi duyuyor olsa da aralarındaki bağ romantik bir ilişkiden ziyade birbirlerinin güvenli limanı olma haliyle tanımlanabilir.

Lilja’nın arkadaşı Natasha’nın kendisine attığı çirkin iftira sonucu onunla arkadaşlığını bitirdikten sonra tek güvenebileceği insan Volodya kalmıştır artık 

derken Andrej’in hayatına girmesiyle hayatı geri dönülemez bir yola girer. Andrej, oldukça manipülatif bir karakterdir. Lilja’yı nasıl elinde tutacağını çok iyi bilen bir erkektir. Ona

bedeni için yakınlık kurmadığını, aksine gerçek duygular hissettiğini birkaç kere dile getirmesinden bunu fark ederiz. Lilja belki de hayatında ilk defa (Volodya’yı denklemin dışında tutuyorum) birisine karşı gerçek duygular hisseder ve bu duyguların karşılığını almaktadır. Andrej’e öyle bir güvenmektedir ki, onunla İsveç’e gitmeyi kabul eder.

Bazen erkekler, diğer erkeklerin niyetlerini anlamakta biz kadınlara kıyasla daha iyilerdir. Tabii ki bu genel bir söylem olarak sayılmamalıdır ancak daha 10-12 yaşlarında henüz ergen bir birey bile sayılmayan Volodya’nın , Andrej’e karşı oldukça şüpheli yaklaşması ve Lilja’yı sürekli bu konuda uyarması buna filmdeki örnek olarak gösterilebilir.

Lilja’nın  , Volodya’nın haklı olduğunu anlaması maalesef acı bir şekilde gerçekleşir. Dünyada belki de güvendiği iki insandan biri olan Andrej’in, onu “daha iyi bir hayat” vaadiyle kandırıp aslında bir pazarlık nesnesi haline getirmesi, Lilja’nın hayatındaki ikinci büyük ihanettir. Annesi onu terk etmişti; şimdi ise güvendiği bir erkek tarafından aldatılmış ve tabiri caizse

satılmıştır. Bu ihanet, yalnızca fiziksel bir sömürünün değil, aynı zamanda duygusal bir çöküşün de başlangıcıdır.

İsveç’e gidince daha iyi bir hayat yaşayacağını zanneden Lilja’nın Rusya’da belki de sahip olduğu sayılı şeylerden biri olan özgürlüğü de yoktur artık. Bir adam onu dört duvarın arasına hapseder ve vücudunu başka erkeklere pazarlar. Bu noktada Lilja’nın yaşadıkları modern zannettiğimiz toplumlarda bile devam etmekte olan insan ticaretinin acımasız yüzünü bizlere gösterir.

Lilja artık sadece bir kurban değildir, aynı zamanda sistematik bir sömürünün, devletlerin ve toplumların görmezden geldiği bir suçun temsilcisidir.

Lilja’nın bir noktadan sonra kaçmayı bile denememesi, yaşadığı travmanın ne kadar derin olduğunu gözler önüne serer. İçinde bulunduğu durumun artık geri dönüşü olmadığını düşünür. Umut yerini tamamen çaresizliğe bırakmıştır. Ancak yine de bir kişi vardır : onun için hâlâ kaygılanan, hâlâ onu önemseyen Volodya. Ne yazık ki Volodya’nın ölümü ile onu hayatta tutan, belki de hâlâ insanlara güvenmesini sağlayan tek kişi artık yoktur. Bu ölüm, yalnızca bir arkadaş kaybı değil; aynı zamanda Lilja’nın hayatındaki son saf sevginin, koşulsuz bağlılığın ve masumiyetin de yitip gitmesidir. Lilja artık tamamen yapayalnızdır.

Daha fazla onu bu hayata bağlayan bir sebep olmadığını fark ettiğinde Lilja’nın artık daha fazla yaşama direnci kalmamıştır.

Filmin son sahnesinde Lilja, soğuk ve yalnız bir köprüde yürürken görülür. Gözlerinde geçmişin yükü, kalbinde ağır bir yorgunluk vardır. O anki kararlılığı ve sessizliği, yaşadığı tüm acıların ve kayıpların ağırlığını taşır. Lilja’nın sonunda kendini bıraktığı o an, sadece bir bedenin yere düşüşü değil; hayatın tüm adaletsizliklerinin, sevginin yokluğunun ve toplumun ihmalkârlığının somut bir göstergesidir. Lilja’nın hikayesi, sonu ne kadar acı olsa da, izleyicide derin bir farkındalık yaratır: Görmezden gelinen ve unutulan her hayat, böyle sessiz bir çığlıkla sona erer.

Bir yanda sömürü ve şiddetle dolu, insanlık dışı konularda ezilen kadınların hikayeleri varken diğer yanda ise özgürlük ve kendi deyimleriyle ”tercih meselesi” olarak sunulan, hatta çoğu zaman estetikleştirilip yüceltilen seks işciliği anlatımları; toplumun cinsellik ve kadın bedeni üzerinde hala birbirlerine zıt kutuplarda olan görüş ayrılıklarını da ortaya koyuyor.

Bu filmin  ortaya koyduğu duruş , sinemanın sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumu harekete geçiren önemli bir araç olmasıdır aynı zamanda.

Her kadının kendi seçimleriyle özgürce ve şiddetten uzak yaşadıkları bir dünya temennisiyle…

İpek Yiğit